|
Vay babooo, vay...
Meclis'te muhalefet liderleriyle hükümet ve iktidar partisi başkanının tartışmalarını, daha doğrusu çatışmalarını izledim.
Türkiye sahte bir kalkınma görüntüsü arkasında, borç batağına batmış, yeni tür yolsuzluklar içinde, "kimlik" çarpıtmalarıyla paramparça olmaya doğru mu gidiyordu; yoksa yüzde oranı tek haneli bir sayıya indirilmiş enflasyon, açığı daraltılmış bir bütçe, yapımı bitirilmiş barajlar, duble yollar ve yaygınlaştırılmış bir konut edinme seferberliğiyle, uçarak kalkınıyor muydu?
***
Siyasetçiler arasında böylesine taban tabana zıt, böylesine birbirine 180 derece ters iki değişik değerlendirmeye; ancak bir türlü köylülükten kentliliğe geçilememiş, bilimsel bir tutarlılıkla, hem ekonomi, hem hukuk bilincinden, hem de saydamlıktan yoksun, "yeterince gelişememiş" ülkelerde rastlanabilirdi...
***
Kimse, neden Adalet Bakanlığı'na bütçeden bu kadar az pay ayrıldığı, neden Hazine arazilerinin kadastrosunun hâlâ daha çıkarılmadığı, neden savunmayla ilgili dış yardımların yeterince belirtilmediği üstünde, hiç durmuyordu.
Sadece karşılıklı tehditler ve babalanmalar vardı.
Sanki Fransız İhtilali meclisinde; önüne gelen, önüne geleni giyotine göndermeye hazırlanıyordu.
Yahut da 1871 Paris'inde, yoksullarla işçiler barikatlara çıkmak üzereydiler.
Yahut da 1937 İspanya'sında bir iç savaş başlamak üzereydi.
Yahut da ülkenin parçalanma tehlikesine karşı, sıkıyönetim ilanının arifesindeydik.
Yahut da, seçmen desteğini güçlendiremeyen siyasetçilerin tehditlerine karşın; dış merkezler, ekonomide gösterdiğimiz performansı alkışlıyor, puanlarımızı yükseltiyor, refah düzeyimiz şahlanıp yaygınlaşıyordu.
***
Bendeniz güncel didişmeler üstünde sallanıp duran beşiklere, ninniler söylemekten, doğrusu pek hoşlanmıyorum...
Vazgeçtik "devlet" kavramının doğru dürüst bir tanımlanmasının yapılmasını; henüz daha 18. yüzyıl başında Lale Devri döneminin, neden Patrona Halil başkaldırısıyla sonuçlandığının bilimsel bir analizi bile yapılmış değil...
***
Bu konuları vaktiyle Turgut Özal'la da konuştuğumuz çok oldu.
Özal bir yandan, Türkiye'nin kapalı ekonomisiyle hukuk mevzuatından yakınıyor, bir yandan da Osmanlı İmparatorluğu'na duygusal bir hayranlık duyuyordu.
Bendeniz ise Osmanlı tarihini, ekonomik açıdan bir daha incelemek gerektiğini; III. Ahmet döneminde, Kâğıthane'de Hazine'den harcamaya dayalı bir kasırlar şatafatı ve gösterişiyle; üretimde sınıfsal bir bilince sahip olmadığı için "sömürülüyoruz" yerine, "din elden gidiyor" diye başkaldıran Patrona Halil ve yandaşlarına; değişik bir gözlükle de bakmak gerektiğini anlatmaya çalışıyordum.
***
Turgut Özal, Avrupa'da Rönesans'tan sonraki gelişimlerle de pek ilgilenmemişti. Malatya-New York arasındaki bir çizgi üstünde, global bir ekonominin pragmatik parametrelerine ise çok hâkimdi. Hem yerel bir kimliği yitirmek istemiyor, hem de Türkiye'nin kapalı ekonomisinin duvarlarını yıkmak istiyordu.
***
Bendeniz ise, III. Ahmet'le, III. Selim dönemlerinin objektif olarak incelenmesinden; Türk iç siyasetinin Kışla-Cami kutuplaştırılmasının dışına çıkarılmasından ve TCK'nın sınıf bilincinin kristalleşmesini engelleyen, 141-142-159'uncu maddeleriyle; -demokratik bir gelişme yerine-, oligarşik yapı sallandıkça, bir yığın çalkantı yaşanacağından söz açmaya çalışıyordum.
Turgut Bey, tepeden bakışlı olmayan sade ve pratik bir insandı. Bazen dinliyor, bazen de lafı değiştiriyordu.
Ancak sonunda o da, merak etmeye başlamıştı Osmanlı tarihini. Ve TCK'nın 141-142-163'üncü maddelerinin değiştirilmesine karar vermişti.
***
Değişen teknolojiler ve üretim araçlarıyla birlikte, ortaya çıkan küreselleşme dönemi; gerçekte evrensel bir kentlileşme süreci...
Evrensel bir kentlileşme sürecinin ise dinamiğini, global sermaye yatırımları yaratmakta...
Mesleksiz makam sahipliğinin egemenliğine dayalı oligarşik bir yapı ise, evrensel değişim dinamikleriyle çatışmak zorunda kalır. Tabii bu arada global sermaye yatırımlarıyla da...
***
Meslekten yoksun, köylülüğü aşamamış ezik kitleler ise, kent varoşlarına dolsalar dahi; hem burjuvalaşamamışlar, hem tarihe karışmakta olan "proletarya" sınıfının dışında kalmış olduklarından, kendilerine bir "kimlik" aranmaya başlarlar...
Hadi gelsin ırkçılık ve kan bağı aranışları, hadi gelsin din bağı aranışları, hadi gelsin hukuksal kimlik önerileri...
Ve bir kıyıya itilsin mesleksel ekonomik kimliklerle, kazanç saydamlığı...
***
Meclis'teki bütçe çatışmaları, bendenize yeniden III. Ahmet dönemiyle, III. Selim dönemini hatırlatır gibi oldu...
O zamandan bu yana koşullar çok mu değişti, diyorsunuz?..
Koşullar çok değişti de, politikanın getirisiyle, Hazine'den geçinme merakı ve köylülük buzlanmışlığı pek değişmemişe benziyor.
Baksanıza bütçeden yargı erkine ayrılan paya...
Hukukun ve adaletin üstünlüğüyle evrenselliği, AB üyesi ülkelere kıyasla, o kadar mini minnacık bir Adalet Bakanlığı bütçesiyle olur mu?
***
TV kanallarından birinde de, vatan ve tarih sever bir konuşmacı; Avrupa'nın kalkınmasını, İsveç Kralı 12. Karl'ın -Demirbaş Şarl'ın- Rusya'yayla giriştiği savaşta Büyük Petro'ya -yahut Deli Petro'ya- yenilmesi sonucu, III. Ahmet döneminde 3-4 yıl Osmanlı topraklarında yaşamış olmasına bağlıyordu.
Demirbaş Şarl, Osmanlı'dan bir ülkenin nasıl gelişebileceğini öğrenmiş ve İsveç'te aynı örneği uygulayarak, Avrupa'yı etkilemişti.
***
Enseyi karartmayın, yöneticilerimiz 21. yüzyılı yönlendiremezse; 21. yüzyıl, Türkiye'yi yönlendirecektir nasıl olsa...
Ah bir de, böbreklerini satmak zorunda kalanlar olmasaydı...
c.altan@prizma.net.tr
|
|