|
Küçük küçük kareler...
İstanbul'u, hatta Köyceğiz'i de bilen, Rotterdam Belediyesi'nin sosyal danışmanı bir hanım dost, geçenlerde yine Türkiye'ye gelmiş, bize de uğramıştı. Yaşı 50'ye dayandığından, 15 yıl sonra emekli olduğunda, sıkıntıya düşmemek için şimdiden harekete geçtiğini söylüyordu.
Rotterdam'da "el-ayak masajları" kursuna gitmeye başlamış.
Stres ve depresyonlara karşı "el-ayak masajları" çok çok iyi geliyormuş.
30 bin kılçıl damar geçiyormuş bir ayaktan. Bu kılçıl damarların, vücudun nerelerine uzandığını bildiğinde, uzmanca bir ayak masajıyla rahatlatıveriyormuşsun içi sıkışıp ruhu bunalanları...
***
Rotterdam Belediyesi'nin sosyal danışmanı hanım dostumuz, karşılıklı şakalaştığımız eski bir arkadaş olduğu için, bana da:
- Hadi çıkar çorabını da uzat ayağını; göstereyim sana da masajın nasıl yapıldığını, diyordu.
- Git işine, dedim; 15 yıl sonra emekli olunca, el-ayak masajı yaparak mı kazanacaksın hayatını; buna mı hazırlanıyorsun?
Gölgeli bir gülücük takıldı dudaklarına:
- Neden olmasın, dedi; çok param yok ki benim...
Geçinmek için politikaya atılmayı düşünmüyordu.
***
Teknoloji geliştikçe, hayatını kazanma biçimleri de değişiyordu. Avustralya açıklarındaki Mercan kayalıklarında yaşayan, renkli renkli tetrezonlarla, melek kanatlarla, çeşit çeşit japon balıklarıyla bir deniz akvaryumu düzenleme ustalığının getirisi; liseyi bitirdikten sonra bir vilayette dosya görevlisi olmanın getirisini aşıyordu.
Lisede okurken, bir hobi olarak deniz akvaryumculuğuna da merak sardıran gençler için; alışılmışın dışında, yeni pencereler açılıyordu hayata atıldıktan sonra, boğayı boynuzlarından tutup yere çökertme güreşinde...
***
Irak'ta ne Şiiler, ne Sünniler, ne Kürtler, ne Türkmenler arasında; 1830-1840 yılları arasında fotoğrafın icadından sonra, Bağdat'ın ilk fotoğrafını kimin çekmiş olduğunu merak etmiş kimse yoktu.
Buna karşı 307 siyasal parti, mezarlıklardan uzanan hortlak kolları gibi, çıkıvermişti ortaya Irak'ta...
Irak'ın yönetiminde bir koltuk sahibi olmak, çok daha göz kamaştırıcıydı, Bağdat'ın ilk çekilmiş fotoğraflarıyla evrensel bir sergi düzenlemekten...
***
Koltuk sayısı da az olduğundan; önüne gelenin önüne geleni suçlayarak gırtlağına sarılması doğaldı...
Çatışmalarda ölerek, yukarı çıkmaya çalışanlara merdivenlik etmiş olanlar ise, kahraman ve cennetmekân insanlardı. Onlar ölmüş olsalar da, kalplerde yaşayacaklardı. Yukarı tırmanmış olanlar ise, saltanatlı saraylarda ve beleş ziyafet sofralarında yaşayacaklardı. Çünkü vatanlarını çok seviyorlardı.
***
Rotterdamlı hanım dostumuz, İstanbul'da Sabancı Müzesi'ndeki Picasso sergisine de gitmişti. Hollanda'da da, o kadar çok Picasso sergisi gezmişti ki, neredeyse bir Picasso afyonkeşi olmuştu.
Sergide en şaşırdığı şey, gruplar halinde ilkokul çocuklarına serginin gezdirilmesiydi. Çocuklar resimlere bakmaya boş verip, aralarında itişip kakışıyorlardı.
***
Hiçbir zaman o çocuklara, neden dünyada Picasso adının, başkentimizin adı Ankara'dan daha ünlü olduğu anlatılmayacaktı.
Nasıl ki evrensel burjuva kültürüyle, yerel ve mesleksiz köylülük gelenekleri arasındaki farklar da anlatılmayacaktı.
Ama o çocuklar da büyüdükçe, evrensel burjuva imajını taklide yönelecekler; kıyıda köşede kalmışlar da, öteki dünyayı hak etme yarışında, burjuva taklitçilerinden daha önde geldiklerini iddia edeceklerdi.
Ve hiçbiri ne Thales'in, Romalı hançeri altında ölürken söylediği son sözü merak edecekti, ne de Aristo'nun ilk karikatürünü kimin yaptığını...
***
Bizim Rotterdamlı, 15 yıl sonra emekli olduğunda sıkıntı çekmemek için, şimdiden el-ayak masajı kurslarına gidedursun...
15 yıl sonra İstanbul'un trafik sorunu çözümlenmiş olacak mıydı, olmayacak mıydı?
Muhalifseniz şöyle diyebilirdiniz:
- Bu kafayla gidildiğinde, İstanbul trafiğinin çözümü şöyle dursun, Türkiye'nin geleceği de kördüğüm olacaktır...
Yok iktidardan yanaysanız şöyle diyecektiniz:
- Dünya bugünden başladı Türkiye'nin köklü reformlarını alkışlamaya; 15 yıla kadar İstanbul, yeryüzünün kültür merkezi olacaktır, bunu kimse engelleyemez. Bu böyle biline...
***
Enerji kaynaklarıyla teknolojiler değişip geliştikçe, hayatını kazanma biçimleri de değişiyor. Kara sabanla tarla sürmek de aşılıyor, fabrikalarda işçi olmak da, dairelerde kâtiplik etmek de...
Bu kadar hızlı bir değişime ayak uyduramayanlar ise, stres ve depresyonlara düşerek, ruhsal bunalımlara uğruyorlar...
Onları rahatlatmak için, el-ayak masajı uzmanlığı, şimdiden ilgi çekmeye başlamış baksanıza...
***
Vatan millet aşkıyla, ülkeyi kurtarmak için, tepesine çıkıp yönetme ve Hazine'den ferah fahur geçinme dönemleri de, yavaş yavaş eski çekimini yitirecek...
O dönemlere rastlayacak politika sevdalıları, ellerine ayaklarına masaj yaparak kendilerini sakinliğe kavuşturacak bir uzman arayacaklar...
Bizim Rotterdamlı, bugünden hazırlanıyor buna...
***
Günümüzün konusu Orhan Pamuk davası...
Ta uzun yıllardan bu yana, yazı çizi adamlarına karşı duyulan komplekslerle alerjiler de, bir gün biter inşallah. Amin...
c.altan@prizma.net.tr
|
|