|
80'lik birkaç çocuk...
Öz yaşamı ayrı bir derya deniz olan Fikret Otyam'ın 80'inci yaş günü için, İstanbul'un en eski otellerinden Büyük Londra Oteli'nde bir dostlar gecesi düzenlenmiş.
Bizim Solmaz Kâmuran da, gripten 39.5 ateşle kaç gündür yatıyordu evde.
Isı dışarıda 2 dereceydi. Göztepe'den, Talimhane'ye gidip dönmek bayağı büyüyordu gözümde...
Ama Fikret'in 80'inci yaş günü demek; sayfaları değişik değerlendirilmiş olsa da, ortak bir takvimler filminin azalmış bölümünü yeniden paylaşabilme mucizesinde; neredeyse 60 yıl önce başlamış bir dostluğun son karelerini de azıcık meltemlendirmek demekti...
***
1950'nin Ankara'sında Fikret Otyam...
1963'te Fikret ve İsveçli dostlarla, arabayla İran üstünden Afganistan'a giderken yollar hiç de büyümemişti gözümde...
Roma'da serserimtrak ortak bir avareliğin rüzgârları, acaba hâlâ daha esiyor muydu eski yıllarımızda?
Fikret'i görmeyeli herhalde 20 yıl olmuştu...
***
Büyük Londra Oteli...
Derken 80'lik çocuklardan İlhan Selçuk, 76'sını geçmeyi pek sevmeyen Ara Güler...
Ve 50'sine merdiven dayamış çocuklar; Milliyet'in Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin, kahkaha dünyadan kaybolsa, yeniden yaratacak olan Hıncal Uluç ve 40'ına doğru tırmanan sevgili Nebil Özgentürk...
***
Yazı bahçelerindeki değişik meyvelerin yapay olmayan terazisi Doğan Hızlan, Fikret'i değerlendiren dantelli bir konuşma yapıyordu.
***
Çok değişik bir okyanusun, yepyeni yelkenlilerinde kısalmakta olan gölgemin başı dönüyor gibiydi...
Dedesi Abdülkadir Bey'in anılarını yayımlamış olan Orhan Kemal'in oğlu Işık da oradaydı, Şahap Sıtkı'nın torunu Balçiçek Pamir de...
***
Birbirini ezme, bitirme, çürütme, yok etme, kıskanma üstüne kurgulanmış, sinsi bir demagoji ve siyaset yamyamlığının bin bir suratlı dünyasında; 80'lik birkaç çocuğun buluşabilmesi, öyle sanıldığı gibi pek de kolay değildi.
***
1970'in 12 Mart'ından sonra İlhan Selçuk'la Kartal Askeri Cezaevi'nde geçirdiğimiz aylar...
1961 Anayasası, Türkiye'ye bol bulunmuş ve özgünlüklerin üstüne şal örtülmüştü...
Oysa 27 Mayıs askeri darbesi ve 1961 Anayasası'yla, 82 yaşındaki Hüseyin Cahit'i, Ankara Cezaevi'ne götürdüğüm günler sona ermiş; Ruhi Su'dan Ulvi Uraz'a, Hasan İzzet'ten Nuri İyem'e kadar üstüne çarpı çekilmiş sanat insanları, biraz olsun nefes almıştı.
***
Biraz nefes almak...
Hazine'den geçinenlerin "devlet", Hazine'den geçinmeyenlerin "millet" sayıldığı; sınıfsallık bilinci kezzaplanmış; kapalı bir tarım ekonomisi üstünde burjuva taklitçiliğini "çağdaşlık" sanma ayaklarındaki, hamasi nutuklarla tatlandırılan küçük Asya ülkesinde, kolay mıdır kaleme kâğıda layık olmaya çalışanların nefes alması?
***
20 ciltlik bir kitap rafından yoksun evlerden yetişmiş, koltuk aslanlarının açılmış ağızlarıyla kükremeleri gümbürdedikçe gümbürder karşında:
- Sen önce vatanına layık ol...
Sen de istediğin kadar:
- Hayır efendim, bendeniz hayatımın Kabe'si olarak benimsediğim beyaz kâğıtlar üstündeki satırlara layık olmak istiyorum; karizmam yetmese de, özenim yettiği kadar...
Diye inatlaş...
Hainlik damgası öyle bir kalkar ki havaya, kuytulardaki sephalar uyanır gibi olurlar...
***
Sedat Ergin, bendenizle İstanbul'da ilk karşılaştığında 18 yaşındaymış.
Sedat'a, Hüseyin Cahit'le Karpiç'te baş başa yediğim bir yemeği anlattım.
O aynı gazetede başyazı, ben de küçük fıkralar yazıyorduk. Hüseyin Cahit 80'indeydi, bendeniz de 25-26'sında...
Hüseyin Cahit, Çorum'da sürgün olduğu yıllarla, yazı yazmasının yasaklandığı dönemlerden söz ediyordu:
- O zamanlar 45 yaşındaydım, diyor; Mülkiye'den mezun olduğum için, Hukuk imtihanlarını da vererek avukatlık yapmayı düşünmüştüm bir an, ama; 45'inden sonra kaç günün kaldı ki, değmez; demiştim.
Ben, 45'e, 15 yıl sonra varacaktım; Hüseyin Cahit ise 35 yıl önce geçmişti 45'inden...
İki değişik kuşağın bulutları sarmaş dolaş oluyordu kafamda ve Karpiç'teki yemek, garip bir biçimde salıncaklanıyordu içimde...
***
Sedat Ergin'le üç beş fısıltılı konuşma arasında, aynı salıncak tersten sallanmaya başladı bu kez; bendeniz 80'ine doğru uzanmıştım, Sedat 50'sine doğru...
***
Fikret Otyam'ın doğum günü partisinde Alevi türküleri uzayıp gidiyordu...
Yerellikle küreselleşme arasındaki köprüsüzlük ortasında, şarap kadehlerinde bir teselli aramaktan başka çare kalmamıştı...
Sözde çarçabuk dönecektim Göztepe'ye...
Nerdeeee...
Otyam'lardan son ayrılan ben oldum...
Solmaz'ın ise ateşi düşmüş, yarı yarıya oturduğu yatakta:
- Sana kırıldım, diyordu; hani erken dönecektin...
***
Kime nasıl anlatacaktım ki, bir dinozorun bile bazen, yaşlandığı halde bir türlü büyüyemediğini...
c.altan@prizma.net.tr
|
|