|
Milletvekilleriyle bakanların, savcılarla yargıçların maaş durumları...
Politikacılarda ve özellikle Başbakan Tayyip Bey'de, 1982 Anayasası'na karşı ateşli bir sevdalanma baş göstere dursun; anayasa hukukunun evrensel bir titizlik payesine ulaşmış olan hocaları da bilirler ki, bizim 1921 "Teşkilatı Esasiye Kanunu" da, 1924 "Teşkilatı Esasiye Kanunu" da, 1961 "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası" da, 1982 "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası" da, canlanıp çağdaş bir hukuk fakültesinde anayasa hukuku sınavına girseler; hepsi sınıfta kalır...
Zaten anayasaların 60 yılda 4 kez yeni baştan düzenlenmesi de,bunu göstermede...
***
Anayasa hukukunun evrensel ilkeleriyle, bir fermejüp gibi öpüşen bir anayasamız yok henüz...
Hele Türk Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile Türk Ceza Kanunu'nun; ince bir süzgeçten geçirildiğinde; 1982 Anayasası'nın bile bazı maddeleriyle nasıl düelloya tutuştuğu çıkar ortaya...
***
Örneğin yargı sırasında tutuklanmış bir sanık, yargı sürecinin sonunda kesin olarak beraat edip aklandığında; kendisine tutuklu kaldığı ve özgürlüklerinden yoksun bırakıldığı dönem için, bir tazminat ödenmekte midir?
Oysa 1982 Anayasası'nın 5'inci maddesi şöyle diyor:
"Madde 5 - Devletin temel amaç ve görevleri... kişinin temel hak ve hürriyetlerini... adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan... engelleri kaldırmaya çalışmaktır."
***
Suçsuz olduğu saptanmış olan bir vatandaş; haftalarca, aylarca, hatta bazen suçlu bulunsaydı alacağı hapis cezasını bile aşan bir süre tutuklu kalmışsa...
Hiç değilse bir tazminat ödeniyor mu kendisine?
Yooo, tutukluluğu yanına kâr kalıyor sadece...
Anayasa sevdalısı görünen ve özgürlük nutukları atan politikacılarımızı kutlarız.
***
Milletin, ortak bir huzur ve güvence içinde yaşamak amacıyla örgütlenmesinden oluşan "devlet"; "yasa yapma", "yasaları uygulama", "yasalara uyulmadığı iddialarını karara bağlama" organlarıyla, 3 ayaklı bir sacayağı görünümünü çizer...
"Devlet" örgütünü oluşturan organların, yetki, görev, sorumluluk alanları; önce anayasa, sonra da anayasaya uyumlu yasalarla çerçevelenmiştir.
Herhangi bir yamukluk, ayak oyunu, üçkâğıtçılıkla "yetkiler"in kötüye kullanılmaması için de; demokratik bir devlet örgütlenmesinde "hukukun üstünlüğü" ilkesi benimsenmiştir.
***
"Hukukun üstünlüğü" ilkesi, ne zaman lafta kalır, ne zaman lafta kalmaz?
Bütçenin ve bütçeden pay alan devlet organlarıyla, o organlardaki görev ve sorumluluk sahiplerinin, en azından aldıkları aylıklar berraklığa kavuşturulduğunda; "yasama, uygulama ve yargı" üçgeninin açıları arasındaki ekonomik denklem de vitrine çıkacağından; hukukun üstünlüğünü sağlamakla yükümlü kadroların, parasal açıdan ne kadar umursanıp umursanmadığı da, somutlaşıp heykelleşir.
***
Anayasa'nın birer kara sevdalısı gibi görünen politikacılarımız, gerçekten hukukun üstünlüğünden ve yargının bağımsızlığından yanaysalar, hemen açıklamaları gerekir şu soruları:
1- Bütçeden pay alan bakanlık ve resmi kuruluşların aldıkları pay oranları nedir; örneğin Adalet Bakanlığı'nın bütçesi, genel bütçenin yüzde kaçıdır?
2- Milletvekillerinin aylıkları ne kadardır, yan gelir olanaklarının sınırları var mıdır; aynı zamanda ticaretle de uğraşabilirler mi?
3- Bakanların aylıkları ve makamlarına ait resmi harcama olanakları ne kadardır?
4- Savcıların en kıdemsizinden, en kıdemlisine kadar aldıkları aylık ne kadardır?
5- Yargıçların en kıdemsizinden, en kıdemlisine kadara aldıkları aylık ne kadardır?
6- Savcı ve yargıç atamalarıyla, yerlerinin değiştirilmesi, politik bir iradeden ne kadar bağımsız olarak gerçekleşmekte ve hangi ölçütlere göre saptanmaktadır?
***
"Gelişmekte" olmaktan "gelişmiş" olmaya bir türlü terfi edememiş; okuma-yazma geleneğiyle, anadilinin yazı lezzetini değerlendirebilmekten yoksun; köylülükten kentlileşmeye yeterince geçememiş bir ülkede; ne kadar hukukun üstünlüğü ile yargı bağımsızlığından söz edilse de; geçim kaynaklarıyla ilgili bir saydamlık pas geçilir...
Ve bazı Yargıtay başkanları da, yeni yargı yılını açarken sızlanırlar:
- Vicdanlarımızla, cüzdanımız arasında sıkışıyoruz...
***
Bu tür konulara nedense, ne iktidar politikacısı çok eğilir, ne muhalefet politikacıları, ne medya, ne üniversiteler, ne sivil toplum kuruluşları...
***
Hukuk ve yargı alanındaki durum yanında; bir de sağlık konusu var.
İşte dünkü Vatan'ın ilk sayfasından yayımladığı haber:
"Opr. Dr. Hademe - İstanbul'daki 4 devlet hastanesine gizli kamerayla giren TV ekibi, hademelerin operatör doktor edasıyla yaraları diktiğini, pansuman yapıp mide yıkadığını belgeledi"
Hatay'daki hastanede de, sancılar içinde sedyeyle doğum yapmaya götürülen bir hanımı, sedyeden düşürmüşler ve kadıncağız ölmüş; annesinin ölmüş olmasına karşın, dünyaya gelen bebek de ölmüş az sonra...
***
Bunlar münferit olaylar arkadaşlar; Türkiye'nin imajını bozmayalım... Kaldı ki ülkemizin imajını bozmaya kalkmak, hainlik sayılır ayrıca; bu böyle biline... Kazığı kim yiyorsa yesin arkadaş, bundan size ne; bundan bize ne?
c.altan@prizma.net.tr
|
|