|
Biten yılın son çarşambası...
İşte yine geldik bitmekte olan yılın son çarşambasına. Doğanlar doğdu, ölenler öldü, sürünenler süründü, evlenenler evlendi, boşananlar boşandı, nutuk söyleyenler nutuk söyledi, yargılananlar yargılandı, tutuklananlar tutuklandı, aklananlar aklandı, mahkûm olanlar mahkûm oldu, soyulanlar soyuldu, yazı yazanlar yazı yazı yazdı, dua edenler dua etti...
***
3'te 2'si sulardan oluşan "Yer" küremizin; sade topraklarını değil, sularını, yani okyanuslarını da 500 yıldan bu yana kullanmakta olan kesimin, Türkiye ile de ilgilenmiş olan insanları, bizleri anlamakta zorluk çektiklerinden yakınıyorlar.
***
Dünyadaşlarımıza, özellikle de dünyadaşlarımız arasındaki meslektaşlarımıza yardımcı olmak isteriz.
Bir kere bizler, "vatandaş", "halk", "millet", "devlet", "hukuk", "kamu görevlisi", "hükümet", "yasama", "yargı", "ilerici", "gerici", "sol", "sağ" türü kavramlarla hokkabaz topu gibi oynamaya bayılırız.
Aynı kavramlarla bürokratlarımız başka türlü, politikacılarımız başka türlü, öğretim üyelerimiz başka türlü, tarihçilerimiz başka türlü, diplomatlarımız başka türlü oynar...
***
Kimi yerli yersiz:
- "Vatanı ve milletiyle devletin bölünmez bütünlüğü" demekten hoşlanır...
Kimi:
- "Devlet-millet el ele" demekten hoşlanır...
Kimi:
- "Yasaların dediği olur" demekten hoşlanır.
Kimi:
- "Halkın hassasiyetini hesaba katmak gerekir" demekten hoşlanır.
Kimi:
- "Hukukun üstünlüğü" demekten hoşlanır.
Kimi:
- "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" demekten hoşlanır.
Kimi:
- "Köylü efendimizdir" demekten hoşlanır...
***
Hazine'den geçinmeliler sektörünün, kendi aralarında bıkmadan usanmadan sürdürdükleri gösterilerdir, "kamu hukuku doktrinlerinin kavramlarıyla" hiçbirini yere düşürmeden, havaya atılıp tutulan hokkabaz topları gibi oynamak...
Ve hepsinin, duymazlıktan gelip, için için kızdığı başlıca sorulardan biri de şudur:
- "Vatandaş mı devlet içindir", "devlet mi vatandaş içindir"?
Çünkü bizler, önce monarşik, sonra da oligarşik bir yönetim yapılanmasının koşullanmalarıyla, Hazine'den geçinmelileri "devlet", Hazine'den geçinmeyenleri "kul, yahut millet" sayma geleneğinin mesleksiz yığınlarıyız...
***
Bizim özgürlük anlayışımız da, 500 yıldır okyanusları kullanmakta olanların özgürlük anlayışına hiç benzemez.
Örneğin "sürünme" özgürlüğü hiçbir zaman kısıtlanmamıştır bizde. Sürünen, dilediği gibi sürünebilir, kimsenin gıkı çıkmaz...
***
Bazı yazı çizi adamları -ki onlara "bir avuç zibidi" olarak bakmak, vatanseverliğin şanındandır- sürünme özgürlüğüne karşı çıktıklarında ve:
- "En büyük düşman yoksulluktur. Kimse sürünmemeli" dediklerinde...
Karşılarında, tek bir yumruk halinde bulurlar vatanı, milleti, devleti, toprağı, bayrağı, şanlı atalarımızı herkesten çok sevenleri ve şamar gibi bir nara patlar karşılarında:
- Bölücülük yapma ulan, satılmış vatan haini...
***
Bizde tarihi de, hoşumuza gidecek biçimde yazma özgürlüğü vardır.
Kendi yazdığımız tarihlere göre dünyanın en hoşgörülü, en hakka hukuka saygılı, en hümanist insanları bizlerizdir. Ne kimsenin malına mülküne dokunmuş, ne kimsenin canını almışızdır. Bunun tersini söyleyenler, Türk düşmanlarıdır. Ve de kahrolmalıdırlar.
***
Bizde vatanı sevme özgürlüğü de, vatandaşı sevme özgürlüğünü bile öylesine aşar ki; kazara bu topraklarda evrensel bir şöhrete kavuşmuş bir şair, bir yazar çıkarsa; "sen ne hakla eserlerini Türk olmayanlara da sevdiriyorsun" suçlamasıyla, kendisini hemen lanetleriz...
Gerçi biliriz kendisinin "değerli" olduğunu ama...
O, gözlerini sonsuza dek yumdukça, "değerini" kabul etmek; "önemli" de yapabilir onu...
***
Oysa bizde "önemli" olmak için, özellikle "değersiz" olmak şart-ı ekberdir...
Bizim hakkaniyet anlayışımıza göre, değersizler hiç değilse "önemli" olabilmeli; değerliler de hiç değilse "önemsiz" sayılabilmelidir. İnsanlar arasında eşitlik ancak böyle sağlanabilir.
***
Uzun yılların dostu Altan Öymen, dünkü Radikal'deki yazısında; Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu'nun, Nâzım Hikmet'in yeniden Türk vatandaşı sayılmasıyla ilgili dava girişimlerindeki, hukuksal açıklamalarına değinerek, Genel Kurul'un bu konudaki gerekçesini şöyle özetliyordu:
"Nâzım Hikmet Ran, Türk dünyasının ve 20. yüzyıl dünya edebiyatının en büyük şairlerindendir. Türk ve Doğu halklarının şiirini etkilemiş, şiirde yeni yollar açmış, geçmiş ve gelecek yüzyılların ebediyen yaşayacağı klasiği olmuştur."
***
Altan Öymen, dünkü Radikal'de; yakın geçmişimizde Nâzım Hikmet'le ilgili volkanik bir Meclis oturumunun Azrail gölgeli tutanaklarından da alıntılar yaptığı ışıklı yazısına şu başlığı atmıştı:
"'Gecikme'yi biraz azaltsak -Nâzım Hikmet'in değerini vurgulayan yargı kararı, onun hakkında, yakın geçmişimizde işittiklerimizi hatırlatıyor. Ona Meclis'te ilk defa 'Büyük Türk şairi' diyen milletvekilinin başına neler geldiğini de"...
***
Dünyadaşlarımız arasındaki meslektaşlarımız, neden bizi anlamakta zorluk çekiyorlar bilmeyiz.
Bizler, kendi anadilimizin güzelliklerini gökkuşağına dönüştürmüş doruklarını bile umursamayacak ölçüde, vatanseverliğe odaklanmış insanlarız.
Onların, anavatan dururken, anadilini sevmeye kalkmalarını affedemeyiz.
"Önce asacak, sonra altında ağlayacaksın" deyimi, eski bir sözdür bizde...
***
Ne demiş, "ilke ve inkılapları doğrultusundan" ayrılmamayı kendimize muska yaptığımız Atatürk:
- Biz bize benzeriz...
***
Yalancılar, talancılar ve dilenciler; asla bize benzemeyen birkaç çürük elmadır. Gözlerde büyütmeyelim ve "imajımızı" bozmayalım...
c.altan@prizma.net.tr
|
|