|
 |
|
|
Bir demokrasi hikâyesi!
Demirel'in saygıdeğer eşi Nazmiye Hanım, 12 Eylül sabahı Güniz Sokak'ta, "Demirel teslim olma... Direnişe geç!" dedi mi, demedi mi? Yavuz Donat'ın son kitabındaki bu cümleyle başladığım dünkü yazımı şu soruyla noktalamıştım:
"Bizim siyasetçilerimizin asker ve darbeler karşısında boynu neden bükük?.."(*)
Kaldığım yerden devam ediyorum.
Yıl 1992, aylardan Nisan.
Sabah'ta yazıyorum.
Gazetenin 16 Nisan 1992 tarihli sürmanşeti:
"Genelkurmay, Savunma Bakanı'na bağlanmalı! Başbakan Demirel, Hasan Cemal'e, 'Konsensüsü (uzlaşmayı) sağladığım an Genelkurmay Başkanlığı'nı Savunma Bakanlığı'na bağlarım; MİT'i de sivilleştiririm' dedi."
Konsensüs kiminle olur?
Önce Erdal İnönü'ye soruyorum.
SHP lideri İnönü o tarihte Demirel'in koalisyon ortağı. Başbakan yardımcısı olarak bana şu açıklamayı yapıyor:
"Silahlı Kuvvetler'in Savunma Bakanlığına bağlanması ve MİT'le ilgili olarak Sayın Başbakan'ın görüşlerine katılıyorum."
Konsensüs başka kiminle olabilir?
Ana muhalefet lideriyle tabii.
1992 yılı baharında bu koltuğun sahibi ANAP lideri Yılmaz. Ondan aldığım demeç de ertesi gün Sabah'ın manşetine oturuyor:
"Ben hazırım!"
Başka kime sorulabilir?
TBMM Başkanı'na tabii.
Devlet protokolünde Cumhurbaşkanı'ndan sonra ikinci sırada yer alan Meclis Başkanlığı koltuğunda Hüsamettin Cindoruk oturuyor.
Bana yaptığı açıklamada, Genelkurmay'ın Başbakanlık yerine, Batı demokrasilerinde olduğu gibi Milli Savunma Bakanlığına bağlanması gerektiğini bellirttikten sonra şöyle diyor:
"TBMM Başkanı olarak partiler arasında konsensüs sağlanması için hakemliğe hazırım. Demokrasi açısından değiştirilmesi gereken en önemli noktalar arasında Milli Güvenlik Kurulu ile Yüksek Askeri Şûra kararları yer alıyor. MGK'nın yapısı da askerlerin ağırlıkta bulunduğu bir yapı... Demokrasi olacaksa bunların yerli yerine oturması lazım. Askeri Şûra kararları, yargı denetiminin dışında. Bu da olmaz. Bir de anayasanın geçici maddeleri ele alınmalı. 12 Eylül'ü yapanların sorumsuzluğunu konu alan 15. madde mesela... Kısacası demokrasi açısından yapılması gereken çok iş var."
Cindoruk da ertesi gün manşette.
Yeniden Demirel'e dönüyorum.
Herkesin konsensüse hazır olduğunu, şimdi Başbakan olarak ne yapacağını kendisine soruyorum. Yanıtı ertesi gün gazetenin manşetinde patlıyor:
"Yüz yüze görüşme aşamasına geldik!"
Dört günün manşetleri böyle.
Başbakan taraftar; Başbakan yardımcısı taraftar; ana muhalefet lideri taraftar; TBMM Başkanı taraftar.
Geriye kim kaldı?
Kimsenin kalmaması lazım.
Öyle değil mi?
Bir rejimin adı parlamenter demokrasi ise... Koalisyonu oluşturan başbakanla yardımcısı bir konuda anlaşmışsa... Ana muhalefet lideri de evet diyorsa... O zaman, demokrasinin gereği olan gerekli değişikliklerin çabucak gerçekleşmesi gerekirdi.
Ama gerçekleşmedi.
Neden? Kim engelledi?
Açıkça kimse söylemedi bunu. Ne Demirel, ne İnönü, ne Yılmaz, ne de Cindoruk... Ben de konuyu bir daha açmadım. Çünkü herhangi bir yararı olmayacağını biliyordum.
Hatta itiraf edeyim:
Bu konudaki haber ve yorumları yazarken, sonuçla ilgili herhangi bir heyecan da duymamıştım. Birkaç gün manşetlere oturan demeçlerden bir şey çıkmayacağının farkındaydım.
Bu arada Çankaya'nın o tarihteki sahibi Cumhurbaşkanı Özal'ın, "Bu da şimdi nereden çıktı?" diye bir demeci basında yayınlandı.
Klasik yorumlar yapıldı:
"Şimdi bunun sırası mı?" diye...
Genelkurmay'ın görüşlerini yansıtan kimi kalemler de, demokratikleşme açısından önem taşıyan bu konuları gündeme getirenleri eleştirdiler.
Konu bir süre sonra buharlaştı.
Eski deyişle tebahhur etti.
Çünkü asker karşıydı.
Siyasetçilerimizin niyeti yoktu.
İktidar ve muhalefette yeterli demokrasi kültürü ve siyasal kararlılık olmayınca, ipe un serildi.
Yavuz Donat'ın kitabını okurken anımsadım bunları.
Demirel, Yavuz'a ayrıca diyor ki:
"35. madde kaldırılmalı!"
Yarın da bu konuya, yani siyasetçi - asker ilişkisine devam.
————————
* Cumhuriyetin Kara Kutusu, Süleyman Demirel Anlatıyor; Yavuz Donat; Merkez Kitapları.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|
|

|