Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 30 Aralık 2005 / Cuma  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Neden onlar?

Neden içimin çok sıkıldığı bir gün, sevdiğim bir müziği dinlemek istercesine "Savaş ve Barış"'taki o ilk balo sahnesini okuyorum? Niye kitaplığımın tozlarını alırken, "Suç ve Ceza"yı öylesine ortasından açıp halının üstüne çöktüğüm gibi, elimden bırakamayarak sayfalarca okuyorum?

Pınar Kür / Klasikler

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken...vesaire, bir çocukla sinemaya bile gitmeyi kabul etmeden önce, "Karamazov Kardeşler" i okuyup okumadığını ve Gruşenka hakkında ne düşündüğünü sorardım. Julien Sorel'in hangi romanın karanlık kahramanı olduğunu bilmeyen biriyle ikinci kez görüşmeyi reddederdim. Kapının önünde bir öpücük vermeden önce Strindberg'in kadınlara yaklaşımı ya da Pirandello'un gerçeklik anlayışı gibi konularda tartışmalara girmişliğim vardır.

Onlar da bir günlermiş...
O günlerde, en azından benim çevremde, ünlü klasiklerin hiç olmasa beş on tanesini okumamış kimse yok gibiydi. En azından yazarları ve eserlerini hiç değilse ismen tanırlar, okumadıklarını öldür Allah itiraf etmezlerdi. Bu da birşeydir. İyi kitap okumanın kişiye saygınlık kazandıracağı inancı, günün birinde o kitapları gerçekten okumaya yönlendirebilir insanı ve saygınlıktan öte bir bilinç, bir zenginlik katabilir hayatına.
Bugünlerde ise, edebiyat tarihinin büyük eserlerini okumak zahmetine katlanmak bir yana, okumuşmuş gibi yapmanın görece saygınlığına bile sığınmaya yeltenmiyor gençlerimiz. Üniversitedeki öğrencilerime "Karamazov Kardeşler"in Rus Mafyası'nın bir 'kod adı' olmadığını açıklamak zorunda kalıyorum ve Strindberg'den, Julien Sorel' den hiç söz açmıyorum artık; Chekov'un adını duymamışlıklarından, Kafka'yı tanımamalarından yakınmaktan da vazgeçtim son birkaç yıldır.
Anlayacağınız: bundan böyle her ay burada yazacağım yazılarda siz seçici okurlarla dertleşmek amacını taşıyorum her şeyden çok. Ama önce bir tanımlama yapmak gerekiyor. Bu sayfada 'klasik' sözcüğünü hem çok geniş, hem de epeyce dar bir anlamda kullanacağım. Geniş anlamda, çünkü sanat tarihinde 'klasik' olarak tanımlanan dönemle kısıtlamayacağım kendimi. Aslında her dönemin (içinde yaşadığımız dönem hariç), her akımın (post-modernizm hariç), her türün, hatta her ülke edebiyatının klasikleşmiş yapıtları vardır. Ben de çeşitli dönem ve akım ve tür ve ülkelerin büyük yazarlarının, büyük eserlerinden söz edeceğim, ama çerçeveyi biraz daraltarak... Şöyle ki: Yalnızca sevdiğim yazarların, sevdiğim eserlerine yer vereceğim... Ki bunların sayısı hiç de az değildir ama tüm klasikleri kapsamaktan çok uzaktır. Yani, dar anlamda, benim klasiklerim yer alacak burada. Hatta 'Vazgeçemediğim Klasikler' gibisinden bir alt başlık düşünülebilir.

"Savaş ve Barış"taki balo sahnesi
Peki, nedir bir eseri vazgeçilmez kılan? Neden içimin çok sıkıldığı bir gün, sevdiğim bir müziği dinlemek istercesine (hatta bir plağı pikaba koymak yerine) "Savaş ve Barış"'taki o ilk balo sahnesini okuyorum? Kitaplığımın tozlarını alırken, kimbilir kaç kez okuduğum "Suç ve Ceza"yı öylesine ortasından açıp halının üstüne çöktüğüm gibi, elimden bırakamayak sayfalarca okuyorum? Gecenin bir saatinde uykum kaçtığında neden "Değişim"e ya da "Ceza Kolonisi"ne uzanıp bile isteye bir cehenneme dalıyorum? Zaten neden o öyküleri içeren kitabı hep başucumda, kolayca uzanabileceğim bir yerde tutuyorum? Öte yandan, 19. yüzyıl Londra'sının en karanlık sokaklarını çoğu kez korku romanlarına dönüştüren Dickens'in, aynı karanlık sokakları son derece mizahi bir dille anlatan "Pickwick Papers"ı neden aynı başucunda, Kafka'nın hemen yanında duruyor?
Kişisel tercihler mi? Elbette öyle. Herkesin kendi cenneti, cehennemi var ve bunları hangi kitaplarda arayacaklarını kendileri bilirler. Gene de bütün büyük eserlerin buluştuğu (kesiştiği/ulaştığı) bir nokta yok mu? Mutlaka var. Hattâ orası bir nokta değil, uçsuz bucaksız bir belde. Öyle bir belde ki, ilk içine düştüğünüzde nerelere savrulacağınızı bilemiyorsunuz. Ama zamanla bir bağımlılık gelişiyor; ve bir yerden sonra nerelere savrulacağınızı bile bile, parçalanmış gündelik yaşamınızda bir türlü yakalayamadığınız bir bütünlüğe, bir üst-gerçeğe, her seferinde yeniden keşfettiğiniz o keşfedilmemiş beldeye dalmakla canınızı kurtarıyorsunuz.
Kendisi de bir modern klasiğe imza atmış olan Vladimir Nabokov, buna 'büyü' diyor. Büyü dediğimiz şey gündelik sözcüklerle açıklanamaz daha doğrusu, açıklandığı anda bozulur.
Önümüzdeki günlerde, büyüyü bozmadan söyleşmek dileğiyle...



KITAP
 Yayın dünyası AB terazisinde
 Merhaba
 Roman, önce dildir
 Türk mü, "Türkiyeli" mi?
 Neden onlar?
 Che neden intihar etti?
 "Cep Meşkleri" etrafında
 Muhalif şövalye ile yakın temas
 Sarıkamış'tan 12 Eylül'e...
 Kitap okumamak!
 İyiye doğru değişim var
 Woolf ve Londra
 19. yüzyıldan imgeler
 Ayan'ı beyan edebilmek
 Hiç bitmeyecek bir efsane
 Şiirle yaşamak
 Üç kuşağı gülümsetenler
 "Uygarlık travmadır!"
 Melville'in "Typee"si Türkçede!
 Türk Musikisi'nin 'ev hali'
 Bir özgürlük âşığı
 Noel Baba'dan mektup var!
 Kitap ajandası
 Haberler
 Türkiye'de çok satanlar





© 2005 Milliyet