
|
|
|
 |
|
|
Sarıkamış'tan 12 Eylül'e...
Ezginin Günlüğü'nün solisti Hüsnü Arkan, yeni romanı "Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer"de Türk faşistinin nasıl olabileceğine dışarıdan ve tarafsız bir gözle bakmak istediğini söylüyor.
ZEYNEP KOÇ / Söyleşi
Seyhan Kitap'tan "Hiçe Doğru" isimli bir şiir kitabı da çıkan Hüsnü Arkan'ın üçüncü romanı "Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer", yayımlandı. Ezginin Günlüğü'nün solisti Arkan, kitabında biri 100, diğeri 35 yaşında iki karakteri merkeze alarak savaş hukukunu ve kuşaklar arası ilişkiyi irdeliyor. Abdülhalim, Sarıkamış muharebesine katılan bir asker, torununun oğlu olan Enver Rıza da 12 Eylül 1980'e varan süreçte gazetecilik yapan bir karakter. İkisinin de amacı, ülkeyi kurtarmak.
"Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer" nasıl bir birikimin sonunda çıktı?
Kitabın üzerinde yaklaşık iki buçuk yıl çalıştım. Hazırlık gerektiren bir romandı. Üçüncü roman olması, dil açısından rahatlattı beni. Artık deneysel şeyler yapmaktansa, yapabildiğim, yapmayı arzu ettiğim şeyleri yapmaya başladım. Bu kitap için özellikle Sarıkamış savaşı üzerine epey okudum, ders çalıştım.
Neden Sarıkamış Savaşı ve 12 Eylül dönemlerini tercih ettiniz?
Savaş bölümlerine özellikle Irak işgalinden sonra eklemeye karar verdim. O günkü savaş koşulları ile bugünkü savaş koşulları arasında bir karşılaştırma yapmayı istedim. Romanı yazmaya başlarken kuşak bağlantılarını incelemeye çalışan bir kurgu vardı kafamda. Sonra savaşın ağırlık kazandığı bir roman çıktı ortaya.
Bu romanı nasıl tanımlıyorsunuz? Tarihi roman, kuşaklar arası ilişkinin irdelendiği bir roman, 12 Eylül'ün sarstığı insanların mücadelesinin anlatıldığı bir roman...
Bunların hepsi var içinde kuşkusuz. Özellikle 1914 - 16 yıllarında Doğu'da sürüp giden savaşın, savaş hukuku anlamında sorgulanması da var. Ama insan ilişkilerini inceleyen, insanın kaderinin ne kadar zorunlu olduğunu sorgulayan bir roman esas olarak.
"Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer", ilk iki romanınıza göre ayakları gerçekliğe daha fazla basan bir roman.
Evet,. İlk roman zaten tamamen kurgu; göçmenliği anlatan bir romandı. İkincisi bir hastalığın romanıydı. Her ikisinde de hayal ve gerçek arasındaki karışıklık romanı sürükleyen bir unsurdu. Ama bu roman, biraz daha gerçek. Her şeyden önce mekan ve tarih kesin olarak belli.
Nedir sizi gerçeğe yaklaştıran?
Her şeyden önce savaş tabii. Türkiye'de çok mutlu yaşıyor görünüyoruz. Milyonlarca insan, görevlerini yerine getirdiğini düşünerek yaşıyor. Ama ortada büyük bir sahtekarlık da var. Irak işgal edildiğinde, nüfusunun yüzde 99'unun Müslüman olduğu söylenen bir ülkenin hiçbir tepki göstermemesi, tersine, Irak'a girmek için Amerika ile yarışması bana biraz tuhaf geliyor. Ve bu sahtekarlığa Türk kamuoyundan aşağı yukarı hiçbir tepki gelmedi. Bunları düşününce savaşı ve savaş hukukunu açığa çıkarmaya çalıştım biraz. Çünkü bugünkü savaş ile o dönemin savaşları arasında hukuksal açıdan büyük farklar var. Kızıl Haç geçen yıl sonunda Kuzey Irak'tan çekilme kararı aldı; bu, gazetelerimizde küçük bir haber olarak geçti. Şark savaşında böyle bir şeyin olduğunu düşünemiyorum ben. Çek, İsveç, Danimarka Kızıl Haç örgütleri esir kamplarını tek tek dolaşıyorlar. Böyle bir izleme durumu yok artık. Savaş hukukunda bir eksiklik var yani. Bunun ilgimi çekmesinin hukuk okumamla da ilgilisi var belki.
Duyarsızlıkla kuşatılmışız yani.
Çıkışsızlık. 1980'e gidiş ile Sarıkamış'a gidiş arasında belirli benzerlikler var. Her iki dönem de bir çöküşe doğru gidişi temsil ediyor. 1914'teki çöküş, '24'lere kadar devam etti ama bir biçimde çözümünü de üretti. '80'deki çöküşe ise hala çözüm bulunduğunu düşünmüyorum ben. Hâlâ '80 Anayasası ile yönetiliyoruz. Gelen her hükümet bu anayasayı değiştirmek gerektiğini söyledi ama hiçbiri bunu uygulayamadı. Bu çöküş döneminin uzun olması, 1980'i vurgulamamı gerekti. Sonuçta insanların, özellikle de gazetecilerin baskı altında olduğu bir dönemdi. Romanın ikinci karakteri de bir gazeteci.
Her iki karakter de savaşıyor; biri cephede, diğeri masa başında!
Sonuçta iki dönemin vurgusunu yaparken iki dönemdeki aydın davranışına da bir takım göndermelerde bulundum. Abdülhalim, savaşa isteyerek gidiyor; çünkü ülkenin durumu kötü. Aynı şey Enver Rıza'da da var; o da vatanı kurtarmak istiyor. Bu, Türk aydınının Tanzimat'tan 1980'e kadar gösterdiği ortak tepkiydi.
Abdülhalim'i anlattığınız bölümlerde neredeyse fantastik bir atmosfer var.
Bir sahne dışında, savaş sahnesi yok kitapta, evet. Ama savaş da aslında hiçbir zaman cephede yaşanmıyor. Mesela Sarıkamış muhaberesi 1915'te olmuşsa, halk onu bir yıl önce yaşamaya başlıyor. Doğrudan çatışmayı anlatmamak benim özel tercihim; özellikle de Abdülhalim'in savaşı istemediğini de düşünecek olursak...
Enver Rıza, silah kaçakçılığı üzerine çalışan bir gazeteci. Bir gazeteci tipi var mı örnek aldığınız?
Orada vurgulamak istediğim, daha çok 12 Eylül öncesinin koşulları. Bir takım sorular soruyorum: Bu silahlar nereden geliyor? Uğur Mumcu yazdı bunları. Bu silahların geldiği yer belli, faturaları da var. Bunları araştıran bir gazeteci var; Uğur Mumcu. Ve Mumcu'yu öldürdüler.
Kitapta ülkücü abisi öldürülmüş bir karakter var: Kırlangıç. Kitapta ülkücülere bakışınız biraz sisli.
Kırlangıç, kitabın merkesinde değil ama önemli bir yerinde de duruyor çünkü şizofren. Tedavi görmeyi reddediyor; abisinin öldürülmüş olması hastalığının ağırlaşmasına neden olmuş. Türk faşistinin nasıl olabileceğine dışarıdan ve tarafsız bir gözle bakmak istedim. Aydının ülkeyi kurtarmak isteme kaygısının içindedir Türk faşist hareketinin göstergeleri. Abdülhalim nasıl kurtarmak istediyse ülkeyi, o çocukta öyle istemiştir. Ama kendi yargımı da korumak zorundaydım; hastalıkla bağlantısı var; milliyetçi hareketin Türkiye'de yaşadığı durum, biraz psikodik. Milliyetçi siyasi çözümler bence şizoid.
Solcu Enver Rıza'nın bir kadın polisle birlikte olmasına ne diyorsunuz?
Belli şeyleri yakınlaştırmaya çalıştım. O dönemlerde Pol - Der vardı; benim anlamadığım, böyle bir ilişkinin toplumda yadırganması. 1980 öncesi eylemlerde pek çok kez Pol - Der kurtarmıştı bizi. n
"YAZMADAN VE MÜZİK YAPMADAN YAŞAYAMAM"
Ezginin Günlüğü'ndeki çalışmalarınızdan söz eder misiniz?
Ben yazmadan ya da müzik yapmadan yaşamayı düşünemem. "Dargın mıyız?" isimli yeni bir albüm yayınladık. Can Yücel'in bir şiirinden aldık albüm ismini. Bir de "25. Yıla Doğru" başlıklı bir konser düzenledik. 2007 yılı, bizim 25. yılımız olacak. 25. yılı büyük bir konserle kutlamayı ve hem kendimizin hem de başka şarkıcıların yorumlarının da olacağı bir 25. yıl albümü yayınlamayı düşünüyoruz. Bu ilk konser, tasarımızın bir ön denemesi niteliğindeydi; başarılı da oldu. Şimdi üniversite konserleri devam ederken diğer yandan da yeni albüm hazırlıklarımız başladı.
|
|
|

|
|