
|
|
|
 |
|
|
"İNADINA 'CEVAPLAR' DEĞİL, 'SORULAR' YAZACAĞIM BU KÖŞEDE..."
Kitap okumamak!
Televizyonda zapping yapıp durmakla kitap okuyamamak aynı sebepten geliyor: Meraksızlık ve soruların olmaması.
Taha Akyol / Deneme
Birçok insan bilirim, okumanın ne kadar gerekli olduğu konusunda tam bir bilince sahiptirler. Kültürlü olmak, kültürlü görünmek isterler. Kültürlü olmanın işlerinde yarar sağlayacağını da bilirler.
Ama okumazlar!
Sık sık duyduğumuz gerekçeleri vardır: "Üç dört sayfa okuyunca uyku basıyor... Başım ağrıyor... Okumayı çok istiyorum ama nereden başlayayım, hangi kitabı okuyayım bilmiyorum."
Bu sözlerinde samimidirler. Gerçekten birkaç sayfayı okuyunca uyku basar, dikkatleri dağılır, canları sıkılır ve kitabı kaldırıp bir tarafa atarlar.
Televizyon kanallarında 'zapping' yapıp dururlar! Aslında televizyonda zapping yapıp durmakla kitap okuyamamak aynı sebepten geliyor: Meraksızlık, zihnimizde bizi peşinden sürükleyecek soruların olmaması!
En önemli, en karmaşık konularla, en girift sorunlarla karşılaşınca da 'basit'i ararlar:
"Kısaca ne demek yani?"
Ekonomik kalkınma, Kıbrıs meselesi, çağdaşlaşma, din ve bilim tartışmaları, Kürt meselesi... Hayati derecede önemli ve bir o kadar da girift sorunlar, basite indirgenmesi imkansız konular.
"Kısacası..." dediğiniz zaman, hemen başlangıçta merakınızı öldürüyorsunuz, öğrenme iştiyakınızı katlediyorsunuz! Belki daha fenası, anlama imkanını da ortadan kaldırıyorsunuz. Sonra başlıyor, basit, yüzeysel yakıştırmalar: Bizi şunlar geri bıraktırdı! Kıbrıs'ı satıyorlar! Kürt mesesi yok! Din dogmadır... Falan filan...
Bir de 'dil' mazeretimiz vardır.
Üniversite öğrencisiyim. "Diyalektik" lafını ilk defa duyuyorum; o zaman 'aydınlar' arasında moda, "diyalektik materyalizm..." Benim dahil bulunduğum camiada duygularımız 'kötü bir şey' diyor ama bilmiyoruz. Soldaki arkadaşlar da pek bilmiyor, Politzer'in ideolojik eğitim malzemesi olarak parti hücreleri için yazdığı meşhur kitaptan aktarılmış kaba yakıştırmalar. Zamanla bilgimiz biraz arttı. Ben de okudum, Hilmi Ziya'nın "Tarihi Maddeciliğe Reddi Kitabı"nı ders çalışır gibi okudum.
Bir dava arkadaşımla konuşuyorum. Biraz da gençlik işte, 'bildiğimi' göstereceğim ya, diyalektik materyalizmi eleştiriyorum. Arkadaşım sözümü kesti:
- Bu ne demek? Türkçesini söylesene kardeşim!
Hilmi Ziya'yı okumuştum ya, "cedel" dedim. Kızdı:
- O ne demek?
Orhan Hançerlioğlu'nun bir 'felsefenin sefaleti' örneği olan "Felsefe Sözlüğü"nde 'öztükçesi'ni görmüştüm:
- Diyalektiğin Türkçesi 'eytişim'dir!
Arkadaşım bastı kahkayı:
- Ha o mu? Bak anladım. Artık kafamı şişirme!
Benimle alay ediyordu. Kalkıp mitinge gitmiştik! Hiç de yeterli bilgi birikimimiz olmadığı halde, duygularımızı bilgi zannedip herşeyi bildiğimizi sanarak, sağlı sollu, az mı kavga verdik?! Duygularımızı bilgi zannetmek meraklarımızı, zihnimizdeki soru işaretlerini öldürerek bizi okumaktan alıkoyan diğer bir baş belamızdır!
Ve bir Avrupalı, bir Japon Türk'ün on katı okuyor; milli gelirimiz de aşağı yukarı aynı nispette farklı! Azerbaycan'da kişi başına kitap sayısı bizden dört kat yüksek diye duymuştum.
Çağımız "soru"yu seviyor; biz ise hazır "cevap"tan hoşlanıyoruz! İnadına, ben de "cevaplar" değil, "sorular" yazacağım bu köşede.
Mesela bir soru: Piyasa ekonomisi din ve laiklik konularını nasıl etkiler? Bir soru daha: Atatürk Kürtler hakkında neler söylemiştir? Hadi bir soru daha: Tevfik Fikret'le Nâzım Hikmet'in çok benzeyen, az benzeyen, hiç benzemeyen yönleri nelerdir?
Peki bir tane daha: Yahya Kemal'in Atatürk'ten bahseden tek şiir yazmamış olmasını Atatürk nasıl karşılaşmıştı?
Bu tür soruların cevapları kitaplarda. Ben de size onları tanıtacağım.
|
|
|

|
|