
|
|
|
 |
|
|
"DUVAR, YALNIZCA SİYASİ DEĞİL, KÜLTÜREL BİR BÖLÜNMEYE DE YOL AÇTI!"
Hiç bitmeyecek bir efsane
Berlin Duvarı'nın yıkılışının 16. yıldönümünde, günümüz Berlin'ini en iyi anlatan yazarlardan Peter Schneider ile, kitaplarını ve Duvar'ı konuştuk.
NEDİM GÜRSEL - Söyleşi
Peter Schneider 1940 Lübeck doğumlu, ama yalnızca benim gözümde değil, okurları nezdinde de Berlinli bir yazar. Bunu uzun süredir -neredeyse kırk yıldır- Berlin'de oturduğu için söylemiyorum. Onun Birleşik Almanya'nın başkentiyle ilişkisi, duvarın örüldüğü (iki karşıt dünyanın, birbirine düşman iki ayrı sistemin arasına, kendini koruma içgüdüsüyle davranan sosyalizm tarafından çekildiği) dönemde başlamış, hâlâ sürüyor. Peter ile 1982'de, PASOK Yunanistan'da iktidara gelince Kültür Bakanı olarak atanan Melina Mercouri'nin düzenlediği bir yazarlar toplantısında tanışmış, "Duvar Atlayan" adlı kitabını da o toplantı dönüşünde Fransızca çevirisinden okumuştum. Sonra, çeşitli vesilelerle değişik kentlerde karşılaştık. Bu karşılaşıp selamlaşmalar, ben bir yıllığına Berlin'e geldiğimde, yakın bir dostluğa dönüştü. Duvar yıkıldıktan sonra yazdığı ve kanımca günümüz Berlin'ini en iyi anlatan romanlardan birisi olan "Berlin'e Serbest Düşüş"ü (Almanca adıyla "Edouard'ın Dönüşü") de, bir yıl boyunca üzerine gölge düşmeyen dostluğumuzun bir gereği olarak okudum. İyi ki de okudum, çünkü Peter'in romanı, yalnızca kahramanının duygusal dünyasını ya da psikolojisini betimlemekle kalmıyor, Berlin'i bir roman kahramanı olarak anlatının odağına yerleştiriyordu. Dolayısıyla söyleşimizin ana izleğini de, onun yıllar önce gelip yerleştiği, benim ise bir türlü kopamadığım Berlin kenti oluşturdu.
Gerek "Duvar Atlayan"da, gerekse "Berlin'e Serbest Düşüş"te Berlin anlatının odak noktasında. Oysa Lübeck'de doğdunuz. Sizi hangi rüzgar attı buraya?
Kuzey Almanya'nın en ucunda, Lübeck'de doğdum. Güneyde, önce Bavyera'da, sonra güneyin en ucunda, Fribourg'da yaşadım. Savaşın başında doğduğum için böyle göçebe bir hayatımız oldu. Babam orkestra şefiydi. Savaşa hiç katılmadı. Tek kurşun atmadığını söyleyebilirim. Bir kentten ötekine dolaşıp durduk. Öğrenimimi Fribourg'da yaptım. Çok güzel bir kenttir ama, biraz fazla sakindir. Daha büyük ve oradan mümkün olduğunca uzak bir başka kente yerleşmek istedim. O zamanlar, Berlin'de yaşayan, en az Fribourg kenti kadar güzel bir sevgilim vardı. Kalkıp geldim, geliş o geliş. Bir de şu var: O yıllarda yüksek öğrenimini Berlin'de yapanlar askerlikten muaf tutuluyorlardı. Benim de yıldızım orduyla hiçbir zaman barışmadığı için, Berlin'e yerleşerek bu fırsatı değerlendirmek istedim.
Hiç kimse Berlin Duvarı'nın, nam-ı diğer "Utanç Duvarı"nın böyle ansızın yıkılacağını öngörmemişti. Neler hissettiniz o anda?
Mayıs 1989'da, yani duvarın yıkılmasından birkaç ay önce New York Times'da yayımlanan bir yazımda, ben de şu soruyu sormuştum: "Duvar yıkılırsa ne olur, ne yaparız?" Duvarın yıkılabileceğini ama Almanların ülkenin birleşmesini hemen gündeme getirmeyeceklerini söylüyordum o yazıda. Hem doğru hem yanlış bir kehanette bulunmuştum. Duvar yıkıldıktan sonra her iki sistemin de iyi yanlarını alıp bir sentez yapılmasını önerdim, ama öyle olmadı. Duvar varken, Batı Almanya'daki sol hareket duvarın varlığından hiç söz etmiyordu. Sol hareketin içinde bu dokunulmazı aşanlardan biriydim. "Duvar Atlayan"ın bunca yankı uyandırması da, bir bakıma, bu tavrıma bağlanabilir.
Kafalardaki duvar
Kitapta yazdığınız gibi, o yıllarda duvarın öbür yanına geçildiğinde, yani Doğu Berlin'de insan kendisini gerçekten bir başka gezegene inmiş gibi mi hissediyordu?
Evet, gerçekten öyleydi. Duvar yalnızca siyasi değil, kültürel bir bölünmeye de yol açtı. Kafalardaki duvarın, görünen beton duvardan daha fazla yaşayacağını yazmamın nedeni de bu. Almanlar arasındaki zihinsel farkın hâlâ bu kadar net bir biçimde sürmesi beni şaşırtmıyor. Bu fark en az bir kuşak boyu devam eder gibime geliyor.
"Duvar Atlayan"da Kabe diye biri var, bulduğu her fırsatta duvarı iki yönde de geçen, kitaba adını veren kahraman. Klinik bir durum olarak nitelendirilebilir mi bu davranış? Ve onun başına gelenler tümüyle gerçek mi?
Evet, öyle. Bu kitabı yazarken hem bana anlatılanlardan, hem de yaptığım araştırmalardan yola çıktım. Kabe hakkında, Doğu Berlin'deki Batı Almanya büyükelçiliğinin kriptolarından yararlandım. Bir arşiv araştırması yaptım aslında. Onu tedavi eden psikanalistle de konuştum. Kanımca Kabe, birçok insanın aklından geçirip de yapamadığını gerçekleştiren, duvarı aşma saplantısını uygulamaya koyan bir kişilik. Karşılarına bir duvar çıkınca onu atlamaya kalkışan hayvanlardan, kedi ya da köpeklerden farklı davranmıyor. Vermek istediğim mesaj çok açık. Gerçekte Kabe'nin normal, bu durumu kabul eden Alman halkının deli olduğunu söylemek istedim. Bu saçma ayrılığı kabul edenleri, ona karşı çıkmayan sessiz çoğunluğu eleştirdim.
"Berlin'e Serbest Düşüş"te kahramanın dedesinden kalan bir miras konu ediliyor. Bu miras gerçekte Almanya'nın yakın tarihinden kalan bir miras, yani bir metafor mu?
Evet, tamamen öyle. Yakın tarihten, Doğu Almanya'dan kalan bir miras. Ama Nazi dönemine kadar uzanan karmaşık ilişkiler de söz konusu. Edouard'ın dedesi, Yahudi iş ortağından almış bu binayı, ama bazılarının yaptığı gibi ucuza kapatmamış. Duvar yıkıldıktan sonra bu durumun benzeri üç milyon vaka ortaya çıktı. Komünist rejim kamulaştırma iddiasıyla bu binalara el koymuş, bir bakıma Nazi döneminde yapılan uygulamayı sürdürmüştü. Liberal sistem Doğu'da da geçerli olunca, Edouard örneğinde görüldüğü gibi mirasçılar için mülkiyet hakkı doğdu. Ne var ki, yeni sistemde bu hakkı elde etmek hiç de kolay olmadı. Roman işte bu sorunları, kimi kez Kafka'nın dünyasını çağrıştıran bir bakışla ortaya koymaya çalışıyor.
Romanın bir yerinde Doğulu kadınların daha kolay tatmin olduklarını söylüyorsunuz...
Evet, Doğulu kadınlar tüketim toplumunun ve bu toplumun değerlerinin uzağında yaşadıkları için eşlerinden fazla şey beklemiyorlardı. Oysa Batılı kadınlar, belki feminist hareketin de etkisiyle, daha zor, daha geçimsiz, kadınlıklarını sürekli sorgulayan bir konumdaydı. Dolayısıyla, romanda anlatıldığı gibi, cinsel doyuma varmaları da, kolay olmuyordu. n
"MİMARİ DOKU, ISSIZ BİR ÇÖL GÖRÜNÜMÜNDE"
Doğu Berlin için "Gri ve dik acının diktatörlüğü" diyorsunuz. Şimdi de aynı görünüm, aynı sıkıcı atmosfer söz konusu mu? Yoksa Batı kadar hızlı bir biçimde Doğu da değişti mi?
Duvar yıkılalı on beş yıl oluyor. Bu süre içinde kentin her iki tarafı da, özellikle Doğu çok değişti. Örneğin aşağı yukarı tüm yapıların cepheleri yenilendi. Elli yıl boyunca kendi kaderine terk edilmiş evler badalanıp boyandı, onarıldı. Sokaklar ve telekomünikasyon sistemi de modernleştirildi. Ama, ıssız bir çöl görünümündeki mimari doku, evler tümüyle yıkılamayacağına göre, olduğu gibi duruyor.
|
|
|

|
|