|
Kaygılarla beneklenmiş bir tatil başlarken...
Özellikle sevmedikleri işlerde çalışan ve yıllar boyu sabahları erkenden, bazen de kör karanlıkta kalkıp, akşamları geç vakitte evlerine dönenler için; 9 günlük bir tatil, uzun bir antrenmandan sonra içine uzanılan ılık bir banyo gibi olacakken...
Birden ölümcül dişlerini göstererek ortaya çıkan ve yayılma eğilimi gösteren bir kuş gribi salgını...
***
TV ekranlarına yansıyan görüntülerle, gazetelerin ilk sayfalarında yayınlanan fotoğraflar; hiç de 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı gösterilerine benzemiyordu.
Kuşkulu bölgelerde özel giysili itlaf ekipleri, ortadan kaldırmaya çalıştıkları kümes hayvanlarının ölülerini, özel torbalarla özel sepetlere doldurmaya uğraşırlarken; yoksul kılıklı küçücük köy çocukları, sakıncalı tavuk ölülerinin dibinde ve ekiplerin ayakları altında dolaşıyorlardı.
Özen ve ısrarla vitrinlere yerleştirmek için tepindiğimiz çağdaşlık imajımız; Afganistan'ın, yahut Afrika'nın köyleriyle yer değiştiriyor gibiydi.
***
Bir ülkeyi, kutsallaştırılmış sloganlarla, süslü püslü bir bayram hediyesi paketine çevirip; paketin içine bakmayı yasaklasanız da; sonunda bir yer gelir, paketin içi açılıverir...
Bir ömür boyu, paketin içini açığa çıkarmak için didinmiş yazı, çizi, düşünce adamlarına karşı duyulan öfkeler de, kalın bir ilmik halinde sallanmaya başlar demagojilerin üstünde...
Örneğin, hamasi nutuk ve mitingler, ne kadar panzehir olabilir ki, insanlardaki grip virüsleriyle birleşince, nitelik değiştirip insandan insana da bulaşmaya başlayan kuş gribi virüsüne?
***
Uzunca bir tatilin ilk sabahı için, böyle mi bir yazı yazılmalıydı?
Oysa bendeniz, tatillerin neden en çok okul çocuklarını sevindirdiği sorusuyla, kendimce bir ağız mızıkası çalmayı düşünüyordum.
Tatiller, en çok okul çocuklarını sevindiriyordu; çünkü çocuklar okulları sevmiyorlardı.
Acaba okullar ve dersler, genç kuşakları hayatta rahatça yaşayabilecekleri bir donanımla çelikleyen, bir lunapark eğlencesine dönüştürülemez miydi?
***
4-5 akşam önce TRT 2'de, Ludwig van Beethoven'in öz yaşamıyla ilgili, bir belgesel film vardı...
Acaba okullardaki geometri derslerinde, kara tahtalara üçgenler çizip durmak yerine; eğlenceli bir CD'de, Tales'in yaşam öyküsüyle, "benzer üçgenler" üstünde neden ve nasıl çalıştığının bir belgeseli yapılsa ve çocuklara beyaz bir ekranda o film gösterilseydi; sonra da her çocuk, evde kitaplara eğilip ders çalışmak yerine, aynı CD'yi birkaç kez daha izleseydi...
***
Bizim Tanzimat edebiyatının 4 ünlü şairinin; Namık Kemal'in, Ziya Paşa'nın, Recaizade Mahmut Ekrem'in ve Abdülhak Hamit'in biyografileri de; çocuklukları, serüvenleri, aşkları, çalışmaları, şiirleriyle birer belgesel filme dönüştürülemez miydi?
Öğrenciler, sıkıla patlaya ders ezberlemeye çalışma yerine; ekranlarda hayat öykülerini izlerken çok daha yürekten özdeşleşecekleri sanatçılarla, hiç unutamayacakları bir donanım zenginliğine kavuşamazlar mıydı?
***
Okul çocuklarının neden tatili bu kadar çok sevdikleri konusunu, değişik boyutlarıyla bir zıpzıp oyununa çevirme zevkini, kuş gribi umacısı güveleyip kevgire döndürdü...
Vaktiyle benim de sıkıldığım çok olurdu derslerden...
Tabular, dogmalar, şanlı tarih, kışla disiplini... Hadi be!..
***
Durmadan vatan, millet edebiyatı pompalanacağına; biraz da yaratıcılığın bahçelerine özen gösterilseydi...
Örneğin Osmanlı padişahlarının ruhsal kimliklerini de yansıtan bir filmde; hiç tanımadıkları anne babaları, yani ikinci dedeleriyle yaşadıkları ayrı dünyalar karşılaştırılsaydı...
***
Diyelim Hürrem Sultan'ın oğlu Sarı, yahut Sarhoş II. Selim...
II. Selim, Hürrem Sultan'ın babasını, yani ikinci dedesini hiç tanımadı.
Hürrem Sultan'ın, Rus asıllı ve asıl adının Roxelane olduğu söylenir...
Hürrem Sultan'ın, yahut Roxelane'ın babası da, torununun Osmanlı tahtına aday bir şehzade olduğunu bilmiyor muydu acaba?
Ya biliyorduysa?
Bendenizce çok değişik bir senaryo kurgusu...
***
Tatillerde, nasırlaşmış beyinleri, eğlenerek törpüleme ıslıkları da şenlik katabilir dinlenme günlerine...
Bu tür ağız mızıkalarıyla, ıslıklara acaba kimler kızar?
Kimler kızacak, Picasso'yu sadece 60-70 kg'lık bir et yemeği olarak gören, eski zaman yamyamları kızar...
***
Aman kuzum, şu kuş gribi belası, yerlere dökülmüş zehirli bir şalgam suyuna dönüştürmesin ortalığı...
Dünkü yazının son paragrafında, -bir "m" harfi eksiğiyle çıkmış kelimeyi de düzelterek-, bir daha tekrarlayalım:
Enseyi karartmayın... Hele hele bayram tatilinde, hayattan ölüme geçiş çizgisinin, özellikle karayollarında taze kurbanlar beklediğini unutmuyorsanız ve "onlar-biz" ayrımından medet ummuyorsanız...
c.altan@prizma.net.tr
|
|