|
 |
|
|
Trene bakar gibi!
Sadece sizler bıkmadınız şu futbol federasyonu seçiminden; ben de sıkıldım!..
İnanın, okumadığı senaryoya figüranlık yapan şaşkınlara döndük hepimiz.
"Oyna"...Oynuyoruz.
"Seç"... Seçiyoruz.
"Vazgeç"... Vazgeçiyoruz.
Trene bakar gibi seyrediyoruz, önümüzden gelip geçen "aday" kompartımanlarını.
Seçim mi? Ne seçimi? Ankara'nın bir "ıslığı", Haluk Bey'in bir "işareti" ile fırıldağa dönen delege oyları mı yapacak seçimi?
Yoksa, o delegeleri "tayin" eden kulüplerden gelecek "talimatlar" mı belli edecek yeni başkanı?
İşin aslı; "talimatları gönderecek kulüp başkanlarının iktidarla ilişkileri" mi?
Nedir bunun adı?.. "İpotekli sandık valsi", özgür iradeye dayalı, "kutsal" oylarla yapılan bir demokratik "hak" ve "ödev" olabilir mi sizce?
Kulüpler Birliği denilen organizasyon, oturup karar veriyorsa ve Kulüpler Birliği'nin kararı federasyon başkanını belirliyorsa, oy verecek delegelere ne ihtiyaç var sahi?
Geçin...
"Seçim" kelimesinin içindeki saygıdeğer anlamlara hürmet gösterin bari.
Orada kimse var mı?
Film bu film!..
Bu filmin dekoru biziz, finansörü biziz... Üstelik vizyona girdiğinde, para verip bizler izleyeceğiz.
Maalesef senaryoyu başkaları yazıyor. Kendi filminde, önüne konan rolü kesmeye çalışan figüranlar gibiyiz hepimiz.
Sorarım size; "stadyumlar üstü" bu "kurmaca"nın mucitleri arasında "bizden" bir kimse var mı?..
Mesela adaylara bakalım.
Ben ortak yönlerini çok aradım; bir tane buldum. Hepsi zengin.
Ülkenin kaderini teslim ettiğimiz ve bol keseden eleştirdiğimiz Parlamento'da bile benzeri yaşanmamış bir elitist tavır var bu seçimde. Emekçi sınıfından pek çok milletin vekili gelip geçti Ankara'dan; lakin futbol emekçilerinin, karar merciine aday bile olması mümkün görünmüyor bizim filmde...
Acaba bu ülkede, federasyon başkanlığını "hayal edebilecek kadar" vizyon sahibi bir tane bile futbolcu yetişmedi mi?.. Ya da bir hakem? Veya teknik direktör, menajer, gazeteci?
Ne var şaşıracak?.. Hepsi futbol adamı değil mi?
Hepsinin de kafası çalışır şu futbola yani...
Peki neden yoklar adaylar arasında? Buluğ çağımızdan beri aynı isimlerin sirkülasyonu var futbolumuzda.
İşte burada senaristlerin hüneri çıkıyor ortaya...
Hani şu "sistem" senaryosunu yazanlar.
Futbol federasyonu başkanlığını "fahri" bir görev yapıyorlar ki, bedava çalışmaya bütçesi yetmeyen futbol adamlarının önü kesilsin... Bir takım seçmenler yaratıyorlar ki, onları ikna etmek için telefonlar, ziyaretler, ziyafetler bir sürü masraf gereksin. Kulüpleriyle özdeşleşen profesyoneller, adeta sabıkalı gibi dışlanıyorlar.
Dışlanıyorlar ki, kimse boyundan büyük işlere heves etmesin!
Federasyon, federasyon kurulları, kulüpler, kulüp yönetimleri, hepsi futbola yatırım yapmış hali vakti yerinde insanların "eğlence bahçesi" haline gelsin.
Sonra ne oluyor?.. İşadamı ile siyaset birbirinin dilinden anlıyor. Hatta bazıları "leb" demeden "leblebiyi" bile anlıyor.
Bizim öykümüzü anlatan senaryonun bilinçsiz ve çaresiz figüranları bizler; kuzu kuzu rollerimizi oynuyoruz. "Seç" diyorlar seçiyoruz, "Vazgeç" diyorlar vazgeçiyoruz...
Bunu hep yapıyoruz.
Bu kez bıktırdıysa, tekrardan değil... Senaristler arasındaki anlaşamamazlıktan.
"Başrol"ün sahibine karar veremediler henüz.
Kendi kalesine gol atan siyaset
Peki Ankara'dan bakınca nasıl gözüküyor Federasyon seçimi?
Gittim, gördüm. Muhalefet kıs kıs gülüyor.
Çünkü "en büyük çalım"ı atmak için krampon giymekte bir sakınca görmeyen iktidar, sürekli kontratak yiyor.
Olay parti içi fikir ayrılıklarına kadar geldi dayandı.
Hakkını vermek lazım; Türk Spor Medyası, siyasetin futbola el atması konusunda korkulanı yapmadı.
Karşı konulamaz Devlet Gücü'nün futbol ilgisine kimsenin set çekmesi mümkün olamazdı elbet. Bu bir "fiili durum"du. Ama bu duruma uyum sağlamak yerine tüm gerçekleri ve sakıncaları sergilemek yolunu seçti spor medyası.
Yandaş da olmadı, muhalif de... Sadece gerçekler...
Gerçekler o kadar çarpıcıydı ki, artık hangi şutu çekerse çeksin kendi kalesine gol atacak hale getirdi siyaseti.
Buna futbol ve siyaset arasındaki "doku uyuşmazlığı" da diyebilirsiniz, futbolun "korunma refleksi" de...
Adı ne olursa olsun, ortada bir karmaşa yaşanıyorsa sebebini herkes biliyor artık. Üstesinden gelmek de tabi ki bizi yönetenlerin vazifesi. Üstelik çok kolay. Karışmasınlar yeter.
Yanal'ın 'fırsatçılığı'
Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum Ersun Yanal - Hakan Şükür ihtilafını...
"İki cambaz bir ipte oynamaz" derler ya; ikisinin da "zırt" dediği enstrümanlar farklı, ama notalar aynı.
İkisinin de "durduk yerde başına iş açmak" yeteneği haddinden fazla gelişmiş.
Aralarındaki hadise, "eş kutupların" birbirini itmesi olmalı.
Neyse... Hakan'da olumlu gelişmeler gözlemleyip seviniyorum.
Lakin Ersun Yanal'ın ustası, meslektaşı, halefi ve selefi Fatih Terim'e taş atmasına hiçbir mana veremiyorum.
Haklı , haksız; onu demiyorum...
Fatih Hoca'nın İsviçre maçına ilişkin sorumlulukları olduğu sadece Ersun Yanal'ın fikri değil elbet. Ama son maçın son saniyelerindeki gerginliği eleştirmek, tüm meslektaşları arasında ki hemen hepsi ihtiyatla yaklaştı en son Ersun Hoca'nın hakkı.
Biri çıkıp sorabilir Yanal'a; "Gürcistan'la berabere kalarak başladığın Dünya Kupası macerasının hayal kırıklığı ve gerginlikle sonuçlanmasında senin payın Terim'den az mı"?
Sorular uzar. Federasyon kaosunu bile Ersun Yanal'a bağlayanlar çıkabilir.
En iyisi hocanın sabretmesidir.
Fırsatçılık, ancak sahada meziyettir.
Kırmızı çizgiler!
Real Madrid, Kuzey Irak'ta futbol okulu açmaya "spor olsun diye" mi karar verdi?
Hayır, büyük planın küçük bir adımıydı onunki.
Dün de Kürt Ligi kuruldu işte...
Roj TV maçları naklen yayınlar; uydudan seyrederiz artık.
Hiç merak etmeyin, "Kürt Ligi uzmanlarımız" da olacak hayırlısıyla. Orijinal davranışlara çok meraklıyız ya...
Benim kanıma dokunuyor açıkçası... Müstakbel komşumuzun futbol merakı değil elbet; Türkiye ne istese "tam aksi"nin yaşanması...
Ben olsam onların yerinde, Kürt Ligi'nin oynanacağı sahaların santra çizgilerini "kırmızı" yaparım. Türkiye gördükçe, mazide kalan "kırmızı çizgileri" hatırlasın diye.
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|