|
Gazeteci ile katili!
Güneş tepemizde parlıyor. Ağaçlar bembeyaz, donmuş, heykel gibi. Soğuk dondurucu!
Fayton çamların arasından yol alıyor. Yokuş yukarı tırmanan atların burun delikleri sanki fabrika bacası, sürekli tütüyor. Yaşlı faytoncu ayı postunu uzatıyor, dizlerimizi örtelim, üşümeyelim diye...
Kucağımda bir dolu gazete, İngilizcesi, Almancası. Birinci sayfalarda Ağca fotoğrafları, Papa'yla birlikte... Bütün haberlerde hep o cümle, burgaç gibi kafamı oyuyor:
"Hapishane çıkışında Ağca'ya kırmızı beyaz karanfiller attı bazı Türk milliyetçileri..."
Ağca'nın kardeşi:
"Bazı insanların canı yanacak!" diye gözdağı vermiş...
Kimileri slogan atmış:
"Türkiye seninle gurur duruyor!" diye... Türk bayrakları bile açılmış hapishanenin önünde...
O, bir katil değil mi, Abdi Bey'i aramızdan alan?.. O, bir terörist değil mi, Papa'yı kurşunlayan?.. Ağca değil mi, 1970'lerde yaşadığımız o kanlı terör ve anarşi döneminin en meşum, yani uğursuz, en karanlık simgelerinden biri?..
Nasıl oluyor da şimdi serbest?..
Nasıl oluyor da çiçeklerle, bayraklarla karşılanabiliyor?
Bir gazetede Milliyet'in birinci sayfası haber olmuş manşetiyle:
"Utanç günü!"
Ne yazık!
Katillere kahraman muamelesi yapanlara isyan ediyorum. Böylesine bir siyaset kültürüne, böylesine bir milliyetçilik anlayışına isyan ediyorum.
Haberlerde hep Papa'nın adı ön planda. Oysa biz Ağca'yı Papa'yla değil, Abdi İpekçi'yle hatırlıyoruz. Serbest kalması, içimizdeki o derin acıyı depreştiriyor.
Ağca, bir katil!
Abdi Bey gerçek bir gazeteci.
Mesleğimizin ve gazetemiz Milliyet'in efsanevi yöneticisi ve başyazarı...
Abdi Bey'i yıllarca imrenerek, bazen kıskanarak izlemiştim. Altına imza attığı gazetecilik başarıları, mesleki kariyerimde beni etkileyen derin izler bırakmıştı. Duayenimizdi, meslek büyüğümüzdü.
Siyasette oyun alanı olarak benimsediği demokrasiyi, uçlarda değil orta alanlarda oynamayı severdi. Siyahla beyazda değil, daha çok gri alanlarda arardı gerçeği, makul olanı...
Klasik deyişle:
Sağduyunun sesiydi.
Diyalog, uzlaşma, tolerans, hoşgörü sözcükleri hiç eksik olmazdı başyazılarından. Siyasette merkezi böyle yakalamaya çalışır, siyaset kültürümüzün uzlaşı geleneğinden yoksunluğunu devamlı olarak kendine dert edinirdi.
Abdi Bey'i bu yüzden sevmediler.
Sağda ve soldaki aşırı uçlar, Ağca'lar bu nedenle Abdi Bey'i susturmak istediler. Türkiye'yi karıştırmanın, istikrarsızlaştırmanın peşinde olan, Türkiye'ye demokrasiyi çok gören ve askeri yönetim isteyenlerdi, Abdi Bey'i engel görenler...
Ağca böyle çıktı sahneye.
Tetikçi olarak sahneye böyle itildi.
Kimler kullandı Ağca'yı?
Hangi odaklar?
Adını koyamadık ama biliyoruz o karanlık odakları ve onların ne istediklerini, demokrasi ve barıştan niçin nefret ettiklerini gayet iyi biliyoruz.
1980'de 12 Eylül askeri yönetimine giden yolun İpekçi cinayeti ile nasıl kısaltıldığı malum...
Bu arada 1971'i hatırlıyorum.
Yine bir askeri darbe.
12 Mart muhtırasıyla Demirel başbakanlıktan devrilmiş, sıkıyönetim ilan edilmiş... 9 Mart'ta partiyi kaybetmiş olmanın öfkesi ve hayal kırıklığıyla Devrim dergisine manşeti atmışız:
"Şiddet şiddeti getirir!"
Sanki büyük bir kahramanlık yaptığımız... Her şey olup bitmiş, biz, cuntacılar, hâlâ yangına körükle gidiyoruz. Ertesi sabah Milliyet'in Durum köşesindeki başyazısında Abdi Bey bizi uyarıyor:
"Şiddet şiddeti getirir ama..."
Yazı, bir Abdi Bey klasiği idi. Bize makul yolu göstermeye çalışıyordu.
O 'ama'sında çok şey saklıydı:
İdamlar, işkenceler...
Hapishaneler...
Ziverbey köşkleri...
Abdi Bey'in o 'ama'sındaki acıları yaşayarak demokrasinin erdemini daha çok anlamaya başlamıştım, 1971'in 12 Mart'ından sonra. Diyalog, uzlaşma, karşıt görüşlere tahammül, tolerans sözcüklerinin anlamı kafama daha çok nüfuz etmişti.
Ağca şimdi serbest!
Pandora'nın Kutusu mu açılıyor?.. Hortlakların dansı mı yeniden?
Biliyorum, hiç bitmedi ki o dans diyenlerin sesi kulağımda... Öyle de olsa, içim acıyor, Ağca'nın serbest kalabilmesine isyan ediyorum. Nükhet İpekçi İzet'in isyanını çok iyi anlıyorum.
Diyor ki:
"Babam da Papa gibi sağ kalabilseydi, o da rahatlıkla kendi suikast girişimcisini affedebilirdi. İdam cezasına gönlü asla razı olmazdı. Ama hukuk sisteminin bu kadar çarpıtılmasına, öldüren gücün bu kadar yüceltilmesine, Türkiye'nin bu kadar aşağılanmasına, 'siyasi cinayetler dönemi' diye adlandıracağımız bir dönemin karanlıkta bırakılması çabalarına da gönlü razı olamazdı."
Katılıyorum Nükhet İpekçi'ye.
Abdi Bey'in anısına saygının tek yolu var. Bu da demokrasi için, hukuk devleti için, insan hakları için kararlı mücadeledir. Devleti şeffaf yapmak için mücadeledir. Derin devleti hukukla kuşatmak için mücadeledir.
Bir başka deyişle:
Devlete daha çok demokrasi götürmek için mücadeledir.
Katilleri kahraman görebilen o ilkel milliyetçi zihniyet, demokrasinin ölümcül darbesini ancak bu kavga kazanılırsa yer.
Ve biz gazeteci milleti ancak o zaman Abdi İpekçi'ye layık olabiliriz.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|