Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 20 Ocak 2006 / Cuma  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    İnteraktif 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Devir, ambalajlanmış kurban devri

Efe domatesin süpermarkette yetiştiğini sanıyor. Domatesin ne işi olur toprakta? Hamburgerle dana arasında bağ kurmak ise söz konusu bile değil. Köfte, kıyma, et, dana... Efe'nin devri, ambalaj devri!


Bir arkadaşıma şizofreni teşhisi konmuş. Gerçeklerle bağı kopuyormuş zaman zaman. Şimdi ona bir sürü ilaç veriyorlar. Gerçeklerle daha sıkı bağlar kursun diye.
* * *
Kendimi et keserken buldum.
Elimde kocaman bir bıçak, önümde kocaman kocaman kurban etleri, butu ayır, kaburga sıyır, yağlar bir tarafa, etler öte yana, küçük küçük doğra...
Üstelik tüm bu olayların cereyan etmekte olduğu mini-mezbaha, yabancı bir yer değil, ailemin evindeki o bildik, şirin mutfak. Fakat bu kez masanın üstünde bir satır bile var!
Benim tabii ödüm kopuyor.
Bu evde kim satır kullanmayı biliyor?

Bayramı idrak ettim
Bizimkilerin kurban kesme adeti yoktur. Şu yaşıma kadar kurban bayramlarının bu çiğ ve bol etli yüzünü görmemiştim ben. Fakat şu sıra anneannem bizde kalıyor ya, kesilen onun kurbanı... Kurban Bayramı'nı bu yıl ilk kez idrak etmem de bu yüzden.
Kurbanı tabii ki veteriner kesti.
Fakat iş kesimle bitmiyor ki!
Et, dağıtılmak üzere eve geldi. Biz tabii ailece kurban acemisi; gelen bu etlere bakıp bakıp, ulan bu kısım hayvanın neresi, şurasını kime versek, bunu acaba şuna mı versek falan, konuşuyoruz.
Bir yandan da annem, evime götüreyim diye bana kavurma yapacağı için bize, bana ve sevgilime de küçük küçük doğrattırıyor etleri.
Bu etleri küçük küçük doğranabilecek boya getirmek de babamın görevi. Bu yüzden işte, arada, gayet bilir bir tavırla satırı eline alıyor...
Ben bu kasap havalarını hiç bilmiyordum.
Babam nereden biliyor?

"Kıyma almak ayıptı"
Babam çocukken ve kasaplar şimdiki kadar yaygın değilken de et yiyormuş insanlar tabii.
Dört-beş koyun, dana falan alınır, derisi yüzüldükten sonra bunlar mutfaktaki çengellere asılır, birkaç gün et dinlensin diye beklenirmiş. Sonra bu etler parçalanır, küçük küçük doğranıp kazanlarda kavurma yapılırmış.
Kemikli etten yapılan kavurmaya "kemikli kıyma" deniyormuş galiba. Yemeklerde parça et niyetine bu kullanılırmış.
Bir kısım et de satırla ince ince, evir çevir saatlerce kıyılır, kıyma yapılırmış. "O zamanlar kasaptan bir kilo kıyma almak diye bir şey yoktu, ayıptı" dedi babam.
Annem, yeni evlendikleri dönemde, kendi babasının evlerine ilk ziyaretini hatırladı: "Deden, anneannene 'Kesekağıdıyla yiyecek alıyorlar' demiş, oturup üzülmüşler halimize."

"Bak Efe, bu domates"
Her şey evvel ezel bizim şu anda bildiğimiz gibi miydi?
Et mi lazım, kıyma mı alınacak; kasaba gidilir, değil mi? Oysa kasap bile çoktan benim çocukluğumda kalmış bir şey oldu. Biz eti süpermarketten alıyoruz şimdi.
Ve bugün beş yaşında olan Efe mesela, kasap nedir bilmeden büyüyecek ihtimal. Ona kasaptan söz ettiğimizde şaşıracak, "Nasıl yani, derisi yüzülmüş hayvanlar mı asılıydı dükkanda, ıyy" diyecek.
Zira geçen yıl Efe'yi, domatesin toprakta yetişen bir şey olduğuna ikna etmekte hayli zorlandık.
Annesi onu şu "organik okul"lardan birine götürdü. Böyle okullar var şimdi, çiftlik tadında, kentli küçük çocuklara "Bak evladım, buna toprak deniyor. Bak bu da çimen. Toprakta sebze yetişir" diye tek tek öğretiliyor.
Efe'ye orada domatesler gösterildi. Sonra bir domates fidesi alınıp eve gelindi. Balkonda, saksı içinde domates yetiştirildi...
Yine de saksıda yetişen o yamru yumru domatesler Efe'yi ne kadar ikna etti, meçhul. Ona göre domates süpermarkette yetişen bir şey hâlâ. Hamburgerle dana arasında bir bağlantı kurması ise söz konusu bile değil.
Köfte, kıyma, et, dana...
Oooo, uzun hikaye...

Etini ye, kesimi sorma!
Bir dergide çocuklarınızı kurban kesiminden uzak tutun diye bir şeyler okudum. Bugünün çocuklarına, hatta bana da bir hayvanın boğazının kesildiğini izlemek ağır gelir tabii. Et yerim afiyetle, çok da severim ama kesim, kan, ölüm... Uzak essin!
Ama babam, onun kuşağı, dönemin dev mutfaklarında bir yanda çengelde derisi yüzülmüş hayvanlar dinlenirken, öbür yanda kahvaltı ediyorlarmış.
Fakat dönem, o dönem değil.
Devir, "Etini ye, hayvanın nasıl kesildiğini sakın sorma!" devri.
Kuş gribi yüzünden artık çiftlik-okullarda bile tavuk göstermeyecekler Efe'ye.
Göstermesinler de... Ama tavuğu ona nasıl anlatacağız?
"Kanatlı bir hayvan" diye mi?
Santimetrekareye bir tavuğun düştüğü bir entegre tesiste, milim kıpırdayamadan yaşayıp kesilen tavuk, kanatlı bir hayvan olmaya devam ediyor mudur?
Tavuk denince Efe'nin aklına ambalajlı beyaz et gelecek sadece.
Devir, ambalaj devri.
İstanbul'da ve Ankara'da süpermarketler hayvanın alımı, kesimi, parçalanması, paketlenmesi, nakliyesi dahil olmak üzere kurban meselesini topyekûn çözüyorlar artık.
Pek yakında tüm Türkiye'de ambalajlanmış kurban devri başlayacak yani.
* * *
Elime bakıyorum. Sol elimde, orta parmağımın eklem yerinde, küçük bir bıçak yarası var. Et doğrarken kesmişim, farkında bile değilim. Hiç acımıyor. Yine de sık sık bakıyorum. Gerçeklerle bağım kopmasın diye...

Kim şizofren?

Televizyonda malum Kurban Bayramı görüntüleri... Boğa kaçıyor, koş koş koş, kovala. İnek dereye düşmüş, haydi yallah, hop hop hop, çıkaralım onu...
Her yer kan revan içinde.
Bu arada bir adam da, kurbanı elektrik direğine asmış, orada derisini yüzüyor. Muhabir yanına gidiyor, "Elektrik direğine mi astınız? Oluyor mu böyle?" nevi şeyler söylüyor. O esnada muhabir izleyenler için bir "Daha neler göreceğiz? Bu ne rezalet" haberi yapıyor.
Peki adam ne yapıyor?
Dönüp gayet sakin "Daha iyi oluyor böyle" diyor, "daha kolay" diye muhabirin içini rahatlatmaya çalışıyor.
O kadar doğal ki onun için kurbanı bir direğe asmak. Muhabirin onun rahatını değil, elektrik direğini düşündüğü hiç aklına gelmiyor.
Gerçekle bağları kopuk değil ama birbirlerinin gerçekleriyle pek bağları yok galiba.
İşte böyle, herkes kendi gerçeğini yaşayıp gidiyor...

manik depresif köşe

Anneannem tavuklara çok üzülüyor. Canlı canlı yakıldıklarını görmüş, ağlamış. "Onların da canı var" diyor. "Her şeyin bir usulü var" diyor. Zorla para verdi. Yem alıp kuşlara atmamızı istedi. Grip oldular diye kuşların artık hiçbir yerde barındırılmayacağını düşünüp dertleniyor.
Kuşlara da çok üzülüyor.
Verdiği parayla hangi kuşlara, nerede, nasıl yem atacağız; hiçbir fikrim yok ama idare ediyorum ben kendimi bu hafta...
Anneannem depresyonda.


tubakyol@yahoo.com



CUMARTESİ
"Bu albüm tam istediğim kıvamda, satmasa da artık gözüm açık gitmem"
Pistlere şıklık geldi
"Programda azmamak için çok çaba gösterdim"
Yine türküleri söylenecek
En moda En yeni
Türkiye'nin marka yazarları





İlke Gürsoy
Cemal Saydam
Tuba Akyol
İlhan Uçkan
Yalvaç Ural

© 2006 Milliyet