|
Yaşasın hayat!
Paris'te bir gün, bomboş bir gün yakaladım, aylaklık etmek için. Elimde bir kitap, Enis Batur'un Paris, ecekent'i, avare avare dolaştım bütün gün.
O kahve senin, bu kahve benim.
Zaman kitabının sayfalarını karıştırdım, Enis'in deyişiyle...
Belki Paris'le tanışmaya çalıştım yine.
Bir kez daha denedim bunu.
Kolay değil. İlk kez 1962'nin eylül ayında gelmiştim Paris'e. Ne kadar tanışabildim bu büyüleyici kentle, hâlâ bilemiyorum.
Elbette herkesin Paris'i kendine... Herkesin kendince bir Paris'i var. Kimininki sığ, kimininki derin Paris...
Saint Germain'de Rue de Seine'le Rue de Buci sokaklarının kesiştiği köşedeki Bar de Marche'de sabah vakti erken ilk kahve. Karşımdaki pazaryeri gitgide canlanıyor.
Kitaptan bazı cümleler:
"Bir kente girip çıktıysanız, onunla tanışacak vakti genellikle bulamazsınız."
"Zaman kısıtlıysa, şehir kendini kısar. Örtünür, saklanır, geri çekilir. Ancak ona gelebilene, damar sistemine büsbütün amaçsız, aylak girebilene aralanır bu şehirler."
"Sokağa kendimi saldığımda, kolumdaki saati unuturum" diyor Enis Batur...
Benim bu şansım yok.
Gazeteci milletinin bir ferdi olarak o şehir senin, bu şehir benim yıllardır olmadık yerlerde gezip dolaşıyorum. Ama kolumdaki saati hiç unutamıyorum. Çünkü benim meslek zamanla çalışıyor, sürekli saat sınırlamaları...
Şehirlere girip çıkıyorum!
Ama onlarla doğru dürüst tanışacak vaktim pek olmuyor. Her şey kısa süreli, anlık. Güncel gerçeği kovalayan gazetecinin aceleciliği, telaşı...
Kim bilir, belki de yüzeyselliği...
Şimdi de bilgisayar yanımda. Kafamın arkasındaki o hiç durmayan teyp de dönüyor.
İçini boşaltmam lazım!
Bir ara tenha bir kahve köşesi bulup günlük yazımı yazmam gerekiyor, fazla gecikmeden.
Şikâyet mi, hayır.
Paris'te bir kahve köşesinde yazını yaz ve bir tıkla gönder gitsin gazeteye...
Kolay bir yazı, evet!
Fazla zorlanmadan...
Öğleye kalmadan Rue de Seine'nin dibindeki o bildik kahvede, Palette'de bitiriyorum yazı işini. Her tıktan sonra olduğu gibi kendimi yine hür ve hafiflemiş hissediyorum, bir günlüğüne de olsa...
Yağmur çiseliyor.
Niye takılıyorum ki bu cümleye:
"Yaşlıca bir adam, geçen zamana içerliyor!"
Isle Saint-Louis'den başlayarak, Camille Claudel'in evinin kapısına çakılı mermer plaketinin önünde şöyle bir duraklayarak, Baudlaire'in sokağından geçerek, Marais'ye, Place des Vosges'a kadar bayağı uzun bir yürüyüş...
Yalnızlığın tadını çıkarmak!
Öyle galiba.
Bu duyguyu herkes sevmeyebilir. Ama kimi zaman bambaşka bir ihtiyaç kendi kafanla baş başa kalmak...
Marais'ye dalıyorum.
Ama hedefim var! İyice acıktım. Eski bir bistro arıyorum:
Au Gamin de Paris.
Barın bulunduğu bölüm kalabalık, arka taraf bomboş. Kimsecikler yok.
Sokağı gören masaya oturuyorum. Mermer kaplı her masanın üstünde beyaz bir mumun titrek ışığı... Et de güzel, kırmızı şarap da... Enis'e de bir telefon teşekkür için...
Yalnızlığımın tadını çıkarıyorum.
Yalnızlığından beslenen bir insan değilim. Zaten benim meslek böylesine izin vermiyor. Ama bistroda kendi başıma bu anı yaşamaya gayret ediyorum. Kolay yakalanmıyor böylesi anlar çünkü...
Dönüş yolunda, Paris'e her gelişimde yaptığım gibi, Notre-Dame'ın karşısındaki Shakespeare & Co kitabevine uğruyorum, belki Hemingway'in ruhu da uğramıştır, rastlaşırım diye...
Eski kitaplara bakıyorum, elime alıp sayfalarını karıştırıyorum. Kitaba saygım var çünkü.
Paris tutkunu değilim.
Ama zamanım kalırsa olabilirim de...
Islak bir Paris akşamı.
Rue de Fürstemberg'den geçiyorum. Küçük meydan lambaların loş ışığı altında daha bir hoş. Biliyorum, bizim Okay çok sever bu yeri...
St. Benoit Sokağı.
Caz kulüplerinin önünden geçiyorum, geçen yüzyılda Miles Davis'lerin, Louis Armstrong'ların çaldığı...
Gece geç vakit, Chez Papa'da, Türkçesiyle Baba'nın Yeri'nde Ahmet Gülbay'ın piyanosu. Aydın'dan iki yaşında gelmiş Paris'e. Babası terziymiş...
Gece güzel.
Paris güzel.
İnsan bazen "Yaşasın hayat!" diye bağırabilmeli. Bağırıyoruz Baba'nın Yeri'nde, şarap kadehleri hayat için kalkıyor.
İyi pazarlar!
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|