|
Düşe kalka, topallaya mopallaya gidiyoruz işte...
Önce artık Milliyet'te yazmaya başlayan Metin Münir'e bir hoş geldin...
Çalışmaya yeni başladığın bir gazetede ilk yazı...
Bendenizin de Milliyet'te ilk yazısı, 46 yıl önce 1959 yılının haziranında yayımlanmıştı.
Menderes iktidarının zorlandıkça sertleşmeyi artırdığı ve birtakım görünmez çarkların, askeri bir darbeyi hazırlamaya koyulduğu bir dönemdi.
İstanbul'un kendi özellikleri içindeki "burjuvazi" ağırlıklı görünümü, henüz aşırı ölçüde kasabalaşmamıştı.
***
Henüz daha kimsenin, 2. Dünya Savaşı'nın bitimini noktalayan ve uluslararası siyasal dengeleri düzenleyen Potsdam Konferansı sürecinde; İsmet Paşa'nın, -Moskova Büyükelçimiz Selim Sarper aracılığıyla- Sovyetler Birliği'ne yeniden yaklaşma isteğinin, Stalin ve Molotov tarafından reddedilmesiyle; Türkiye'nin, dış politika rotasını Washington'a doğru nasıl kırdığından pek haberi yoktu.
***
ABD'nin dümen suyuna giren Ankara'ya, Washington "olmazsa olmaz" 2 koşul dikte ettirmişti:
1- Dış politikası ortak olan, çok partili bir düzene geçmek...
2- Karayolları seferberliği ilan etmek...
Ve İsmet Paşa'nın CHP'si içinden, öncülüğünü Celal Bayar'ın, Adnan Menderes'in, Refik Koraltan'ın, Fuat Köprülü'nün yaptığı Demokrat Parti çıkmıştı.
1947'de de, karayolları seferberliği ilan edilmişti.
***
CHP içinde çok partili döneme karşı olan, güçlü bir grup vardı; onların da başını eski başbakanlardan Recep Peker çektiği için, kendilerine "Pekerist"ler deniyordu.
İsmet Paşa ise, "35'ler" hareketiyle hükümet kadrosunu iyice gençleştirmişti.
Ve Ankara'daki gençleşmiş hükümetin yeni sloganı şuydu:
- Yakında küçük Amerika oluyoruz...
***
Çok partili döneme geçiş, İstanbul basınında İsmet Paşa iktidarına karşı müthiş bir muhalefet dalgası kabartmıştı. Basındaki muhalefetin bayrağını Vatan gazetesinin sahip ve Başyazarı Ahmet Emin Yalman taşıyordu ve Vatan'ın tirajı volkanlaşıyordu.
Ulus gazetesinin yazarlarından Nurettin Artam da, Ahmet Emin'e yergi dörtlükleri yazıyordu:
Şu bizim dönme dolap Ahmet Emin,
Yine ortalığı birbirine katıyor.
Başımız ağrımaz etsek de yemin,
Vatanı on kuruşa satıyor.
***
Türkiye'nin, hiç değilse son 60 yıllık politik tarihi yeterince saydamlaştırılabilmiş olsaydı; karmakarışık bir laf salatası siklonu da, mayna olur, "noktalar" "i"lerin üstüne doğru dürüst oturur; genç kuşakların önündeki yeni bir yüzyıl da, çok daha rahat aydınlanırdı.
***
Hiç değilse son 60 yıllık gazete manşetleriyle, haber ve yazılarından zaman zaman bazı buketler derlense...
Ali Naci gibi, Ahmet Emin gibi, Necmettin Sadak gibi, Mümtaz Faik gibi, Hakkı Tarık Us gibi, Cihat Baban gibi, Sedat Simavi gibi başyazarlarla; Cemal Refik gibi, Abidin Daver gibi, Samih Tiryakioğlu gibi, Burhan Felek gibi, Ref'i Cevat gibi, Vâlâ Nurettin gibi kaybolmuş kalemlerin biyografilerinden renkli potpuriler yapılsa...
Ve sürekli şu soru sorulsa:
- "Vatandaş mı devlet içindir?", yoksa "Devlet mi, vatandaş içindir?"
***
Milliyet'te ilk kez yazmaya başladığım zaman 32 yaşındaydım. Şimdiyse 6 ay sonra, 80'inine basacağım...
Ne kadar afurlu tafurlu insanın eriyip kaybolduğunu, buruşup tozlu virgüle döndüğünü gördüm...
Türkiye'de "yazı" sevdasıyla yaşamak, görünmeyen bir bataklıkta bale yapmaya benzer; bataklığın içinde kimin ne zaman, nasıl kaybolup gideceğini kimse kestiremez.
Bir zamanların şimşekli kalemi ve Latife Hanım'ın da yeğeni olan Naci Sadullah'ın cenazesini 15 kişi kaldırmıştık...
***
Saydamlaşmış bir siyasal tarih, bilemezsiniz ne kadar büyük bir güvence sağlar genç kuşaklar için; en azından boşu boşuna kendilerini ziyan ederek, ufalanıp gitmezler hızla değişen bir çağ içinde...
***
Bir de adı sanı belli liselerle, üniversiteler; son 50 yıl içinde mezun ettikleri öğrencilerinin, hayatın hangi basamaklarında nasıl yaşamış olduklarının bir dökümünü sergileseler...
***
Bendenizin derdi, her kar yağışında yolları kapanan köylerdekiler de dahil, paytak paytak yürümeye çalışan o güzelim bebekler...
Onlar da ülkenin, insan öğüten kıyma makinelerinden geçmesinler isteriz...
"Onlar-biz" ayrımlarının aşılmasını; gerek yargı, gerek sağlık, gerek eğitim kurumlarının çağdaş ve evrensel bir kalitede olmasını; Doğubayazıt'la Bağdat Caddesi'nin eşdüzeyde bir hayatı paylaşmasını isteriz.
Bunun da ilk adımı ışıklı bir saydamlıktan geçmede...
***
Keşke dağlara taşlara "Önce vatan" yerine, "Önce meslek-Önce saydamlık" yazılsaydı...
Fena mı olurdu?
Onca yazı, sanat ve düşünce adamı da, güme gitmemiş olurdu...
Bir kez daha Metin Münir'e:
- Hoş geldin...
c.altan@prizma.net.tr
|
|