|
Ya düşeş, ya dubara...
Yarım yüzyıl kadar önce, genç bir Japon, New York dolaylarındaki randevuevlerinden birine gitmiş; bir anlamda özel, bir anlamda genel olan evin patroniçesine:
- Felekten bir gün çalmaya geldim, demiş; önerilerinizi bekliyorum.
Orta boylu şişmanca patroniçe, sayıp dökmeye başlamış kadrosunu:
- Güzel Fransız kızları var, 10 dolara; buralı kızlar var, 6 dolara; Portorikolu kızlar var 3 dolara; Hintli kızlar 2 dolar, Afrikalılar da 1 dolar...
Japon genci:
- Evet ama, demiş; benim sadece 90 sentim var...
- Ah yazık, kimse yok o fiyata...
- Afrikalı bir kız da mı olmuyor?
- İmkânsız, en düşük fiyat 1 dolar...
- Yapmayın canım, bana bir kolaylık gösteremez misiniz?
- Bir kolaylık göstermek mi?.. Ah evet, çok da gençsiniz... Akşam kapanış saatinden sonra bir uğrayın, benim daireme çıkarız...
***
20 yıl sonra genç Japon, çok zengin bir sanayici olmuş. Bir gün, gençliğinden de bir anı taşıyan eski randevuevinin sokağından geçerken, tuhaf bir özlem duymuş içinde ve tekrar girmiş randevuevine; patroniçeye:
- Beni hatırlıyor musunuz, demiş; 20 yıl kadar önceydi, cebimde sadece 90 sent vardı, siz de bana bir kolaylık göstermiştiniz...
Patroniçe:
- Vay vay vay, demiş; demek yine geldiniz; büyük bir sürprizim var size...
Sonra da merdiven başına gidip bağırmaya başlamış:
- Coni, koş gel çabuk; sana birini tanıştıracağım...
20 yaşlarında bir delikanlı görünmüş oda kapısında ve patroniçe:
- Bak Coni, demiş; bu bey Titoyusu, senin baban...
Delikanlının yüzü önce sararmış, sonra kızarmış, sonra morarmış:
- Ne, demiş; benim babam bir Japon muydu, bana hiç söylemedin...
Japon baba:
- Bak dinle oğlum, demiş; durumun çok daha beter olabilirdi. Şayet vaktiyle cebimde 10 sent daha fazla bulunsaydı, sen şimdi kapkara bir zenci olacaktın...
***
Bir zamanlar bizde de başbakanlar, Washington ile sıkı fıkılığın nedenlerini açıklarken:
- 22 sente muhtacız, der dururlardı.
İnsanın aklı takılıyor; acaba o zamanların politikacıları, ülkenin 22 sente muhtaç olduğundan yakınıp durmayacak kadar olanak sahibi bulunsalardı, genç kuşakların durumu şimdi acaba nasıl olurdu?
***
Prof. Dr. Pars Tuğlacı, "Türk Tiyatrosunun Sönmeyen Yıldızları" dizisinden "Nejdet Mahfi Ayral-Jeyan Ayral Tözüm" albümünü yayımladı.
94 yaşına kadar sahnelerden kopmamış, belki de dünya tiyatro tarihindeki tek aktördü Necdet Mahfi...
Pars Tuğlacı'nın, özene bezene hazırladığı albümün ilk sayfalarında Necdet Mahfi'nin silindir şapkalı, fraklı bir fotoğrafı... İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nda ilk oynadığı Johann Strauss'un "Yarasa" operetinde "Dr. Falke" rolünde; tarih 1934...
***
1944'te, Necdet Mahfi'nin "Cimri" piyesindeki rolünde Şaziye Moralı'yla çekilmiş fotoğrafına bakıyorum...
Bendeniz de yine o yıllarda, lisenin 11'inci sınıfındayken tanımıştım Necdet Mahfi'yi...
Goldoni'nin "İki Efendinin Uşağı" piyesine çalışıyorduk. Aynı okuldan olduğu için, seve sevine rejisörlüğümüzü yapıyordu Necdet Mahfi. Orhan Boran başroldeydi; bendeniz de, salak bir kişilik olan Silvio rolünde...
Bizim lisede kız öğrenci bulunmadığından, piyesteki tek kadın rolü için, Necdet Mahfi'nin kızı Jeyan Ayral da katılmıştı aramıza...
***
Necdet Mahfi'nin, hayatla birlikte sahnelerden de ister istemez ayrıldığı zamana dek sürdü dostluğumuz...
Sık sık telefonda yankılanırdı sesi:
- Ben Necdet Mahfi... Bendeki fotoğraflı tiyatro koleksiyonlarıyla acaba birileri ilgilenir mi, ne dersin?
Doğu Roma İmparatorluğu ile Memalik-i Osmani'nin başkentinde, tiyatro tarihiyle ilgilenecek kaç kişi kalmış olduğunu düşünürdüm...
Pars Tuğlacı'nın yayımladığı albüme bakarken de, İstanbul'un yerel yöneticileri geliyor aklıma:
- Acaba onlar da, İstanbul'un tiyatro tarihine kara bir sevda ile vurgun kaç kişinin kalmış olduğunu düşünüyorlar mı?
Murat Belge'nin de kulakları çınlasın, Ali Poyrazoğlu'nun da...
***
İki zır deli, ellerine birer kürekle birer kazma almışlar, hızlı hızlı bir çukur kazmaya başlamışlar.
Çukur bir hayli büyüdükten sonra da, delilerden biri:
- Çok güzel oldu bu çukur, alıp hemen eve götürelim, demiş.
Öteki deli, çukuru taşımak için bir kamyon kiralamaya gitmiş.
Kiraladığı kamyonla gelen deli... Her iki delinin, kazdıkları çukuru kamyona yerleştirmeye çalışmaları... Ve hareket...
Yüz metre ya gitmişler, ya gitmemişler ki delilerden biri:
- Dur dur, demiş; bizim çukur, kayıp düştü galiba kamyondan...
Direksiyondaki deli, geri vitesine takmış kamyonu ve geri geri giderlerken de kamyon, kazdıkları çukurun içine düşmüş.
***
Siyasal polemiklerden usanıldığında, rahatça anımsanacak bir fıkra işte...
***
Rıfat Ilgaz'ın, şiirleriyle yazılarının yayımlanmadığı bir dönemde yazdığı mısralarla bitirelim yazıyı:
Kapandı yüzümüze dergi kapakları,
Bir varmış bir yokmuş olduk sağlığımızda.
Şiir... O yosmanın boyuna;
Gazete... Gelene gidene başyazı!
Ara ki bulasın sayfalarda
Şair Rıfat Ilgaz'ı...
Düştükse itibardan,
Ölmedik ya yaşıyoruz işte.
Yaşıyoruz dedik yaşıyoruz be;
Heeey fincancı katırları,
Yaşıyoruz...
c.altan@prizma.net.tr
|
|