|
 |
|
|
Kâh çıkarım gökyüzüne...
Caddebostan Gazinosu'ndaki fıstık çamları; kıyıdaki dinçlikleri yaşlarıyla yarışan, masum ama sert duruşlu kayalara, biraz çapkın, biraz şefkatli bir eğilişle bakardı...
Yosunlu, iyotlu deniz kokusuna, bira köpüğü ve anason kokularıyla balık ızgara kokuları karışır gibi olurdu...
Orkestranın çaldığı tangolar...
Gözlerine vuruldum...
Kemanımla sana bir ses verebilseydim eğer...
***
Henüz hiçbir kadın tanımamış erkek çocuklarıyla, henüz hiçbir erkek tanımamış kız çocuklarının içlerindeki ürperti; dans bilmeyenlerle, bilse de dans etme olanağı bulamayanların ışınlı boşluklarıyla ışıksız uzaylarında, daha başka türlü dalgalanırdı...
Öyle bir coşku ve öksüzlük olamaz...
***
Ama annelerle babalar, kendi anlamsız gençliklerinin öcünü, çocuklarından almak istermişçesine; onların bu gizli ve çaresiz ürpertilerine, hıncı zarflanmış buz gibi bir soğuklukla kayıtsız kalırlardı.
Oysa yaşamın her anının, ayrı bir lezzet olması gerektiğine inanmış ailelerin çocukları, ne mutlu dans ederlerdi...
***
Öyle bir mutluluğun, bir daha hiç mi hiç bulunmayacak mutluluklardan olduğunu bilerek ve kimseye anlatamayarak, bakardım ben onlara...
***
Büyük Okyanus kıyılarında dolaştığım kısıntılı zaman parçaları içinde dinlediğim değişik dans havalarını, Caddebostan yalnızlıklarının kırmızı bisikletiyle karıştırdığım çok oldu.
Sonra değişik kentler ve ülkeler akşamlarında gençlikleri anılarla dolu eski dostlarla; -kol gücünün ileri bir teknolojiyle çatışması durumunda- politika çarmıhına ruhunu ve cesedini teslim etmemiş canlıların, neyi kime nasıl anlatması gerektiği konularını da konuştuğumuz az olmadı...
***
Kalbim bir türbe ki gelen ağlar giden ağlar...
Dizlerine kapansam kana kana ağlasam...
Diyorlar kül olmaz ateş yanmadan...
Euclide'in bu şarkılara yabancı olmadığını söylediğimde; bir zaman ve kültür zıtlaşmasını, bir gönül titreşiminin her zaman ve her kültür için geçerli uyumunda eritme sırrını, dostlarım anlarlardı...
***
Herhangi bir seçime katılma ve konu bulma derdi olmayan bir yazı ve anlatım adamı için; Dede Efendi'nin musikisi de olağanüstü güzeldir.
O Dede Efendi ki, tadına varıldığı zaman, belki de gençlik tangolarının yaşanmamış özlemleri, gözlerin ucunda donup kalmış bir çift damla olarak, ufuklar boyutundaki o mendilde, çok değişik bir anlayış bulurlar.
***
O kızlar ki, erkek, çocuklarının nasıl acemi bir pisi pisi gibi kendilerine baktıklarını bilirler ve çok güzel dans ederlerdi. Suadiye akşamlarında, Caddebostan akşamlarında, Moda akşamlarında dans ederlerdi.
Torun sahibi olmaya yaklaştıkları sıralarda, onları "Alezia" akşamlarında bulduğum da olmuştu... Eski tangoları, "blues"ları ve "Luna Rosa"ları ne denli canlı söylemişler ve oynamışlardı...
***
Yaşam sade ekmekten değil, aşktan ve sanattan da soyutlanamaz. Aşktan ve sanattan soyutlanmak istenen bir yaşam, kandırmacaya bindirilmiş bir vahşetin ta kendisidir.
Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin...
Evlerinin önü Mersin...
Kaleden kaleye şahin uçurdum...
***
Torun sahibi olmaya yaklaşmış kız çocukları, kırk yıl öncesinin erkek çocuklarını ne kadar renkli anlatıyorlar... Figürlerde havaya kalkan dirsekler, çapraz atılan adımlarla hızlı yürümeler...
***
Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi...
Biz bunları her canlı tatsın ve yaşasın isteriz... Yaşam kıvancı, üstüne çarpı çekmek için değil, tüm insanlığa mal edilmek içindir.
Ve insan, yaratmak ve tüketmek için gelmiştir yeryüzüne...
Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni...
***
Eski fıstık çamları şimdi yok. Kayalar hâlâ duruyor. Kırmızı bisikletli bir erkek çocuğu da hâlâ dolaşıyor gibi oralarda ve bazen yıldızların henüz hiç geçmediği yerlerde... Yani aslında hepimizin buluştuğu ve anlatamadığı yerlerde...
——————
Not: 21 yıl önce yazılmış bir yazı... "Yeryüzü Tanrıçaları"ndan...
c.altan@prizma.net.tr
|
|
|

|