|
Mal varlığı kavgaları, Dubai ve Afrika'nın maymunları...
5 günlük bir ayrılıktan ve Basra Körfezi'nin güneyindeki Birleşik Arap Emirlikleri'nin ünlü kentlerinden Dubai'ye; arkasından da koskoca Afrika kıtasındaki Tanzanya devletinin başkenti Dar-es-Selam'la, Hint Okyanusu'ndaki küçümen adası Zanzibar'a şöyle bir uğrayıp, İstanbul'a geri döndükten sonra bir kez daha gördüm ki; insanları ırklarına, dillerine, dinlerine, devletlerine, bayraklarına göre, ayrı ayrı torbalara koysalar da; temeldeki keskin ayrım hep aynı, "zenginler ve yoksullar"...
***
Türkiye'nin politikacıları, "mal varlığını açıklama" konusunda, nihayet birbirlerinin gırtlağına sarılmayı sürdüredursunlar; ha Tanzanya çarşısında, oradan oraya seyirterek elindeki bir paket yerfıstığını satmaya çalışan siyah delikanlı, ha Köyceğiz'in akşam pazarında önündeki 3-5 domatesi satmaya çalışan yaşlı kadıncağız...
Ve bunların hepsi 2 değişik çerçevede öbekleşiyor; kentliler dünyasıyla, köylüler dünyasında...
Ne var ki, kentliler dünyasının yoksulları da az değil; köylüler dünyasının zenginleri de...
***
Yeryüzünün tüm okul ve üniversitelerinde, şu 2 sorunun yanıtını bulma seferberliği ilan edilse:
- Parayı kim veriyor, niye veriyor?
Ne kadar güçlü bir saydamlaşma projektörü yanardı, değişik kıtalarda yaşayan insan toplumları üstünde!..
***
Geçen hafta bir akşamüstü Atatürk Havalimanı'nda "Dış Hatlar"a girip de bir "café"ye oturduğumuzda; gözüme önce uzunca boylu, başında "kefiyesi", topuklarına kadar bembeyaz entarili bir erkek ilişti. Bir de bastonu vardı elinde.
İçimden gidip, omzuna dokunarak sormak geçti:
- Parayı kim veriyor, niye veriyor?
Bana hemen:
- Sana ne, diyecekti.
Ve ben, bir parmak şıklatma mucizesiyle yanına Tahran kaldırımlarında, "Fakirem, acizem, nahoşem" diye dilenen siyah çarşaflı bir kadını getirecektim:
- Bak, diyecektim; o da senin gibi Müslüman ama dileniyor; söyle de öğrensin o da:
"- Parayı kim veriyor, niye veriyor?
***
Dubai'ye indiğimizde, yerel saatle sabahın 5'iydi, bizim saatle gecenin 3'üydü...
Uçakta kekeme bir uyuklamanın yorgunluğuyla, önceden ayarlanmış lüks bir otele zor attık kendimizi...
Dünyanın her kıtasında birbirine benzeyen lüks oteller...
Türkiye'de en az 65 milyonun, henüz hiç bilmediği oteller...
Olsun, onlar da Atatürk'le camileri biliyorlar; yetmez mi?
***
Öğleüstü şöyle bir turladık Dubai'yi...
Dubai, gençlerin bilgisayarda oynamaya bayıldığı "Sim-City" oyununa benziyordu. Arap dünyasının eski kuşaklarından uzantılı bir esintinin, çağdaş bir ürbanizmle ortak yarattığı bir sentezden, hemen hiçbir görüntü yok gibiydi...
***
Modern mimarinin dehaları, bomboş bir çöl ortasında harika bir sergi açmışlardı sanki...
400 metre yüksekliğinde, dev bir yelkenli biçimindeki yapılar; aynı yükseklikte, tepelerde yuvarlak helikopter pistleri de bulunan gökdelenler; düzgün mü düzgün asfalt yollar; tüm insanlığın ortak pırlantasına benzeyen süper marketler...
Avrupa'nın müze kentlerinde, kendilerini gösterme olanağını yeterince bulamayan modern mimarlar; yapay ve oyuncak, ultra modern bir kent kurmuşlardı Dubai'de... Ve Dubai'de, yoksul varoşlar ve mahalleler yoktu.
***
Aynı gün öğleden sonra Basra Körfezi'nin ucundan, Afrika kıtasında Ekvator'un altındaki Tanzanya'ya doğru 5-6 saat uçtuk...
Dünyayı bu kadar hızlı dolaşmak da, çalkalanmış rafadan yumurtaya çeviriyor insanı...
***
Tanzanya'nın zenginleri de, zenginlerden daha zengin; yoksulları da, yoksullardan daha yoksuldu.
Zenginlerin, bürokratların, elçiliklerin Hint Okyanusu kıyılarında, bahçeler içindeki villaları adeta Miami'yi andırıyordu.
Yoksulların evleri ise, ya kırık dökük teneke damlı barakalar; ya damları kuruyup siyahlaşmış kamışlarla ağaç dallarından örgülü sundurmamsı yerlerdi.
***
Yoksullar çarşısı diyebileceğimiz yerel çarşı ise, tüm yoksul dünyaları simgeliyordu...
Güleç yüzlü, bembeyaz dişli, siyah Afrikalılar, turistleri çevirip bir şeyler satmaya çalışıyorlardı.
Ve iyi kötü İngilizce konuşuyordu hepsi.
Yol kıyılarındaki satıcı barakalarında ise, elektrik yoktu. Geceleri mumlar yanıyordu kapılarının önünde tezgâhlarda...
***
Tanzanya'nın başkenti Dar-es-Selam'dan uçakla 15 dakika olan Zanzibar adasında ise lüks oteller ötesinde, zenginler mahallesi yok gibiydi.
Adanın bir özelliği de maymunlar ormanıydı.
Kol boyu maymunlar, turistleri gördüler mi, yavrularını da alıp ağaç dalları üstünde toplanıyorlardı sanki; hani ola ki bir şeyler koparırız gibilerden...
***
Maymunlar ortamında, penceresi açık bir arabada muz yemeye kalkmak da sakıncalıydı. Maymunlardan biri, yıldırım hızıyla arabanın içine dalıyor ve muzu kaptığı gibi kaçıyordu.
Ve tabii hiçbirinin aklına gelmiyordu, kendilerini seyretmek için kafaları kalkık sıralanmış olanlara:
- Parayı kim veriyor, niye veriyor, diye sormak...
***
İşte yine döndük geldik...
Politikacılar arasında "mal varlığı" üstüne polemikler...
Politikada muzu kimler, kimlerden kapıyor; acaba bir gün çıkacak mı ortaya?
***
Dinler, öldükten sonraki dünyalar üstüne kurguladılar ve kurguluyorlar anlatımlarını.
Ölmeden önceki dünyaları anlatmak da; "yazı", düşünce, sanat adamlarına düşüyor.
Üçüncü Dünya'nın değnekçileri ise; hiç mi hiç hoşlanmıyorlar, ekonomik bir şeffaflığın beyinsel bir bilinç yaratmasından.
Onun yerine vatanı da çok seviyorlar, Tanrı'yı da...
c.altan@prizma.net.tr
|
|