|
El içinde zülüf kesme; kimi uzun der, kimi kısa...
Nasreddin Hoca, İncili Çavuş'a rastladı. İncili Çavuş, asık bir yüzle, kara kara düşünüyordu. Hoca:
- Ne oldu Çavuş, dedi; ne düşünüyorsun öyle?
İncili Çavuş:
- Necip Fazıl'ı düşünüyorum, dedi.
- Neden düşünüyorsun Neci Fazıl'ı?
- Ah hiç sorma Hoca; geçen akşam TV kanallarından birindeki bir açıkoturumda, konuşmacılardan biri; ısrar, inat ve biraz da öfkeyle Rönesans sanatıyla, müspet bilimin çoktan iflas ettiğini iddia ediyordu...
- Eder eder; demokrasilerde herkes fikrini açıklamakta özgürdür, öyle değil mi? Ne ilgisi var bunun Necip Fazıl'la?
- Necip Fazıl "ahmaklık bulaşıcıdır" derdi. O konuşmaları dinledikten sonra, kaygılanmaya başladım kendimden; acaba bana da bulaştı mı diye. Ondan öyle düşünceliyim...
***
Süpermarketlerden birinde, bir tezgâhtar, karşısındaki hanım müşteriye:
- Hayır hiç kalmadı, geçen aydan beri hiç yok, diyordu.
O sırada oralardan geçmekte olan mağazanın üst yöneticilerinden biri, tezgâhtarın sözlerini duyunca, kaşları çatıldı; tezgâhtarı azarlamaya başladı:
- Bin defa söylüyorum ki size, müşterinin her istediği vardır bizde, diye. Müşteriye "yok" denmez. Şayet o mal kalmadıysa bile, ertesi gün hemen getirtilir...
***
Üst düzey yönetici, sonra da kadın müşteriye döndü, gülümseyen bir yüz ve kibar bir sesle:
- Özür dilerim, hanımefendi, dedi; biz hepimiz, sizin her isteğinizi yerine getirmek için buralardayız. Lütfen adresinizi verin bana; ne istediyseniz, yarın sabah evinizde olacak...
Kadın müşteri, iyice şaşkın, adıyla adresini mırıldandı ve geri geri yürüyerek, kaçar gibi ayrıldı süpermarketten...
***
Üst düzey yönetici, yeniden tezgâhtara döndü:
- Öyle ağzın bir karış açık, salak salak bakma yüzüme, dedi; söyle bakayım, ne istiyordu kadın?
Tezgâhtar, kızara bozara kekeledi:
- Şey, efendim. O hanım bizim apartmanda, daire komşum. İkimizin de mutfağını hamamböcekleri sarmıştı da, birlikte ilaçlamıştık. Hâlâ daha var mı hamamböceği, diye soruyordu...
***
Söylentilere göre, Başbakan Tayyip Bey'in, konuları tam incelemeden yerli yersiz azarladığı bazı bakan arkadaşlarıyla, partili belediye başkanları, kendi aralarında anlatıyorlarmış bu fıkrayı. Sonra da kıs kıs gülüyorlarmış...
***
Birleşik Arap Emirlikleri'nin en zengin kentlerinden Dubai'nin, havalimanındaki içkili kafeteryalarında uçak saatlerini bekleyen yabancı turistler; sandviçlerini yer, şaraplarını, viskilerini içerlerken, bir yandan da, görünmez hoparlörlerden müzik yayını yapılıyor.
Namaz saatlerinde ise, müzik yayını kesiliyor, ezan okunmaya başlıyor. Turistler ise, hiç tınmadan sürdürüyorlar şaraplarını, viskilerini içmeyi. Ezandan sonra, tekrar başlıyor müzik yayını.
***
Dubai'li Müslümanlara sormuşlar:
- Neden içkili kafeteryalarda, hoparlörlerden ezan okunmasını engellemiyorsunuz, diye...
Zengin Dubai'li Müslümanlar:
- Biz de, demişler; medeniyetlerin uzlaşmasından yanayız. Onun için de, hem onların müziklerini çalıp, onlara içki servisleri yapıyor; hem de aynı ses yüksekliğinde kendi ezanımızı yayınlıyoruz.
***
Güzel şey medeniyetlerin uzlaşması... Darısı, topuklarına kadar uzun beyaz entarili, başları "kefiye"li Arap erkeklerinin, turist hanımlarla "ça ça ça" oynamasına...
***
Bektaşi babasına sormuşlar:
- Yahu Erenler, bizde de AB yandaşlarına kem gözle bakanların sayısı artıyormuş. Sence nereye kadar varır bu, içine kapanma süresi?
Baba Erenler:
- Vallahi bilmem ki, demiş; sonunda bizi de sakıncalı ülkeler arasında görüp, turizm gelirlerinin azalmasına kadar varabilir.
- İçe kapanma fobisi, ekonomiyi de frenleyince, yeniden düzelir mi?
- Şimdiye dek olduğu gibi, TV kanallarında efelenmeler sürse bile; kese doldurma realizminde, sarmaş dolaş kardeşlikler yaygınlaşır kolayca...
***
Nobel Tıp Ödülü, 1901'den itibaren verilmeye başladı. İlk 20 yıldan sonra, Nobel Tıp Ödülü'nü almış olan ülkelerin listesi:
1921 - Ödül verilmedi
1922 - İngiltere - Almanya
1923 - Kanada - İngiltere
1924 - Hollanda
1925 - Ödül verilmedi
1926 - Danimarka
1927 - Avusturya
1928 - Fransa
1929 - Hollanda - İngiltere
1930 - ABD
***
Bizim o yıllarda ne yaptığımıza gelince...
Her zaman olduğu gibi, vatanı kurtarıp kalkındırmaya çalışıyorduk...
***
17. yüzyıl halk ozanlarından, Karacaoğlan'ın bir koşmasıyla bitirelim yazıyı:
Nuh'un gemisine yalan diyenler
Yelken açıp yel kadrini ne bilir
O Süleyman kuş dilini bilirdi
Her Süleyman dil kadrini ne bilir
Arap atlarında olur fırkalar
Kimi sarhoş yürür kimi ırgalar
Gübreliğe inip konan kargalar
Has bahçede gül kadrini ne bilir
Karacaoğlan der ki belim
büküldü
Ağzımın içinde dişim döküldü
Nuh Nebi'nin haddesinden
çekildi
Saz çalmayan tel kadrini ne bilir
c.altan@prizma.net.tr
|
|