|
Yaşam biçimleri ve "Portofino"...
Şubat akşamlarında, hava aşırı kapalı değil de, ufuklar sisli bir tüllenme içindeyse; İstanbul'un Asya yakasından, özellikle de Adalar'a karşı olan kıyılardan güneşin gruba yaklaşması; tüm insanlığın gönlünden süzülmüş tuhaf bir titreşimin, bükük boyunlu dalgacıklarını rüzgârlandırır, ömür takvimleri iyice sıskalaşmış bireylerin bilinmez derinliklerinde...
Çıplak gözle rahatça bakabilirsin yusyuvarlak güneşe...
Güneş, yusyuvarlak, sarıyla turuncu karışımı bir parlaklıkta ve insan bakışlarını cezalandırmayacak kadar şefkatlidir... Biraz sonra da kaybolacaktır...
***
Küçükyalı kıyılarında, eski ve dost bir balık lokantasının, hemen hemen boşalmış masalarıyla üst katı... Dışarıda yapraksız ağaçların çıplak dalları, mavisini yitirmiş Marmara, Adalar ve kaybolmaya doğru giden yusyuvarlak, şefkatli bir güneş...
Dalida'nın "Portofino"su çalıyor lokantada...
***
Yıllar yıllar önce, gece yarısını çoktan geçmiş saatlerde, tek başıma Dalida'yı dinliyordum Göztepe'de...
Ertesi sabah öğrendim ki, aynı zaman dilimi içinde 57 yaşındaki Dalida intihar etmiş...
Ne kadar da görkemli bir villası vardı, Paris'e tepeden bakan Montmartre'da... 200'ü aşkın plakta yankılanıp dururdu sesi dünyanın her tarafında...
Ve işte yine Dalida "Portofino"yu söylüyordu...
***
Birileri, Beyoğlu sokaklarında hocayı, hahamı, papazı, aynı arabada yan yana oturtup dolaştırarak; İstanbul'u, Batı burjuvazisinin yaşam düzeyiyle eşdeğer bir görüntüye sokmak isteyen Sultan Abdülmecit'e:
- İnsanların sesi, ölüp gitmelerinden sonra da, duyulup dinlenebilecek; deseydi...
Abdülmecit, inanabilir miydi böyle bir öngörüye?
***
Güneş kayboldu, gündüz bitti, gece iyice indi Küçükyalı'ya... Kıyı yolunda vızır vızır gelip giden arabaların keskin lambaları ve kırmızı ışıkları...
Akşam yemeği için lokantaya gelen müşteriler arasında, başı türbanlı, yahut başörtülü hanımlar bir hayli...
***
10, hatta 5 yıl önce başı örtülü hanımlar hiç mi hiç gelmezlerdi bu tür lokantalara...
Ah, ah... İstanbul'un, neredeyse III. Ahmet döneminden bu yana, süregelen burjuvalaşma çabası...
İslam... Ve burjuva sınıfının evrenselleşmiş yaşam düzeyi...
Dünyanın güncel konusu ise, hangisinin hangisine kendisini kabul ettireceği...
***
Bendenizin çocukluğumda, 5 vakit namazında olan anneannemle, yine namazında niyazında olan 6 kız kardeşinin ve komşularının ortak konusu; kimlerin gelinlerinin, yahut kızlarının kısa kollu giyinmeye başladığı idi...
- Haberin var mı, bizim Binnaz Hanım'ın kızı da, kısa kollu giyinmeye başlamış...
- Sus sus... Rahmiye'nin gelini, her gün plaja gidiyormuş...
- Vallahi başımıza taş yağacak bu gidişle...
***
Burjuva yaşamının fotoğraf özeti; etli şaraplı, kadınlı kahkahalı, lokanta sofralarıdır...
Babamın, resmi bayramlarda giydiği frakı da vardı, smokini de, jaketatayı da, silindir şapkası da, melon şapkası da...
Ama annem, kız kardeşim, babaannemle hep birlikte, ailece bir lokantada hiç yemek yemeye gitmemiştik...
Görünüşte burjuvamsı; ne var ki ev hayatında, aynı tastan çorba içen yer sofrası köylülüğüyle, göçebeliğine demirliydik...
***
Burjuvazi, kırsalda toprak üretiminden, kentlerde fabrika üretimine geçmekle ve köylülerin, fabrikalarda işçi olarak çalışmak için, kentlere akın etmesiyle oluştu.
Lise öğrenimi, fabrikalarla el tezgâhlarının mülkiyetine sahip patronajla, beyaz yakalı kadrolarına, biraz daha yontulmuş bir kuşak hazırlamak için biçimlenmişti.
Sermaye birikiminden yoksun Türkiye'de lise öğrenimi, Hazine'den geçinmeli bürokrasiyi yoğunlaştırdı sadece...
***
Küçükyalı'da balık lokantasına gelmeye başlayan başörtülü ailelerin kız torunları da, İslam geleneklerine göre mi yaşayacaklar?
Mistik yaşamların kuralları gergeflemez ekonomik düzeylerin yarattığı kentsel yaşamları. Hızla -Güngör Uras'ın deyimiyle- minikleşen dünyada, küreselleşmeye başlayan burjuvazinin evrensel kanaviçesi, 48 İslam ülkesindeki yaşam sönüklüğünü de zorlayacaktır...
***
Türkiye'de ulusal gelir biriminin, aşırı bir dengesizlik içinde yükselmesi, kırsal kesimin İstanbul gibi büyük kentlere göçüne ve kadastrodan yoksun Hazine arazilerinin yağmalanmasına neden olmada...
Kendi köyünde dünyadan habersiz yaşayanlar, genellikle razı olurlar kendi kaderlerine...
Ancak, eskiye oranla durumları iyileşse de, kentlere gelmeye başladıklarında; evrensel burjuva yaşamlarına karşı hem gizli bir imrenme, hem açık bir öfke duymaya başlarlar...
Vaktiyle Çinlilerin de dediği gibi, "değişim dönemleri" çalkantılı ve sakıncalı dönemlerdir.
***
Avrupa Birliği "ulus-devlet" modelini, iyice aşma sürecinde... Futbol sektörüyle, turizm ve otelcilik zincirleri ise çoktan aştı ve globalleşti.
Modern teknolojideki aşamalar nedeniyle artık işçi sınıfının kol gücüne gereksinmesi kalmayan evrensel ve saydam kapitalizmin suladığı burjuvalaşma süreci önünde; köyülüğü aşamamış yığınlar üstündeki yerel egemenlikleri yitirmemek için baş gösteren politik direnmeler, -çok kan dökülmesine neden olsa da- 50 yıl daha ya sürer, ya sürmez...
***
Türkiye de ise; Konya'da başı açık diye saldırıya uğrayan gazeteci Aliye Çetinkaya örneğinin yarattığı kaygılarla, saçma sapanlık balonlarını şişirip duran tartışma, polemik ve bazı yorumların mayna bulması için; global sermayenin yılda en az 10 milyar dolarlık yatırım yapma dönemine geçmesi gerekiyor...
Yoksa... Yoksa bir hayli zorluk çekebilir genç kuşaklar...
***
Kim bilir, bir dahaki şubat ortasında, neler olacak yerel gündemde?
Dalida, ne kadar da güzel söylüyordu "Portofino"yu, Küçükyalı'daki balık lokantasında...
c.altan@prizma.net.tr
|
|