Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 20 Şubat 2006 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
SEYİR DEFTERİ
Selam sana Selanik

Arkeologlar için gerçek bir "katman cenneti" Selanik. Roma gibi derinliğine inildikçe ele veriyor kendini ama gizlerini tümüyle açığa da çıkarmıyor

NEDİM GÜRSEL

Belleğimde kalması gereken bir görüntü: Aristoteles alanında bir kahve. Kahvede bir masa. Dışarıda yağmur. Belli belirsiz seçilen deniz, ıslak sandalyeler, uzayıp giden zaman. Bir başka görüntü daha: Bu kez kaleden kente bakış. Selanik yüzyılın başındaki Osmanlı kenti. Yahudileri, konsoloslukları, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni görmüş. Bir de tabii, Mustafa Kemal'in çocukluğunu. Sonra savaşlar, yıkımlar, yangınlar. Ve bugünkü görünümünü almış. Öyle ki, denize bile betonun hükmü geçmekte.
"Balkanlar'a Dönüş"te uzun uzadıya yazdım bunu, Selanik'i 20'nci yüzyılın içine, Balkan savaşlarıyla mübadele yıllarının bağlamına oturtmayı denedim. Şimdi aynı şeyleri yeniden düşünmek istemiyorum. Ya da benzer düşüncelerden yola çıkarak Selanik'le halleşip kaynaşmayı... Yıllar sonra dost olmayı...
O sayfaları yazarken Bizans döneminden kalma kiliselerin mimari özelliklerine de değinmiştim. Bir ayrıntı gözümden kaçmış. Selanik'te beton, Bizans tuğlasını yutmak üzere. Hatta yutup sindirmiş bile. Güzelim kiliseler sıkışıp kalmış modern yapılar arasında. Çağımızın "mülk edinme hırsı", emlak ve arsa tacirleri, yeni zenginlerin "yeni"ye duydukları merak iyice hırpalamış eskiyi, onu yerinden kovmaktansa bir köşeye sindirip yok etmeyi, daha doğrusu yok saymayı yeğlemiş.

Toprak altında yatanlar
Oysa toprağın altında nice uygarlık yatıyor. Belki kazsan "şüheda" fışkıracak, belki Makedonya krallarının kemikleri iskeletler dansına başlayacak. Aralarında İskender olmayacak elbet. Bu kentte doğan kurtarıcımızın deyimiyle söylemek gerekirse onun "naçiz vücudu" uzak bir ülkede kaldı çünkü, çamur rengi ulu ırmakların suladığı toprağa karıştı. Heykeli az ötede ama. Beyaz Kule'ye arkasını dönmüş, gölgesinden korkan Bukefalos'un sırtında uçtu uçacak. Müthiş etkilendim bu heykelden. Daha önce görmüş olsaydım ne yapıp eder, "Balkanlar'a Dönüş"ün bir yerinde mutlaka söz ederdim. Aziz Dimitrius Kilisesi'nin temellerindeki Roma hamamından da. Arkeologlar için gerçek bir "katman cenneti" bu kent, Roma gibi derinliğine inildikçe ele veriyor kendini ama gizlerini tümüyle açığa da çıkarmıyor.
Oysa deniz, karşılıklı iki kıyının kumsalında da hep aynı deniz. Güneş de öyle. Suyla ekmek de. Paylaşamadığımız ne peki? Bir avuç toprak mı? Selanik'e bu gelişimde hep günlük güneşlikti hava. Yediğim balıkların tümü taze, içtiğim şaraplar nefisti. Eski yayımcım ve dostum Magda Kotzia'yla körfeze karşı, alçakgönüllü bir lokantanın bahçesinde oturuyorduk. Bir küçük şişe Barbayani içtik önce, sonra Girit şaraplarını sırayla denedik. Mezeler de nefisti. Lakerda yağda yumuşayıp incelmiş, yanında bir baş kırmızı soğan, bir başka tabakta mücver, sonra çarliston biberin içinde beyazpeynirle maydanoz, o da mücver gibi tam kıvamında kızarmış, ne az ne çok, yağı da içmemiş. Ancak İstanbullu bir Rum hazırlayabilir bunları.
Yannis Selanik'te doğmuş ama annesiyle babası mübadelede Bursa'dan göçmüşler. Anadolu köylüleri gibi konuşuyor Türkçeyi, evde öyle duymuş, öyle öğrenmiş. Annesiyle babasının yurduna hiç gitmemiş ki! Nereden bilsin yeni Türkçeyi. "Ayşa kadın istiyon mu?" diye sordu. Mücvere "kabağ" diyor. Sakin, sevimli, görmüş geçirmiş bir hali var. Lokantanın adı Korfu, yolunuz Selanik'e düşerse öneririm, tam kıyıda değil, iyi ki de değil, caddenin gürültüsünden uzak, kuytu bir yerde. Ama deniz görülüyor, Homeros'un deyimiyle "hasat vermeyen engin" e açılan gemiler de.

Elimden düşmeyen kitap
Selanik'e gelirken Katerini'den geçtim. Olimpos'un eteklerinde küçük bir kasabaydı. Tanrılar hâlâ zirvede, bulutların içinde oturuyordu. Onlar gibi ölümsüz olmak istemezdim. Odisseus da geri çevirmişti Kalipso'nun önerisini. Çünkü onun yanında mutlu değildi: "Yüce tanrıça, bağışla beni / neler çekmiş, nelere göğüs germişim / denizlerde, savaşlarda bundan önce. / Hazırım bundan sonra gelecek acılara da."
Bu ülkede yaptığım yolculuklar boyunca elimden düşmeyen tek kitap "Odissea" oldu. Gerçi başka kitaplar da eşlik etti bana. Seferis'in, Ritsos'un şiirleri, dönüp yeniden okuduğum, her okuyuşumda da bir başka yönünü keşfettiğim Kavafis'in benzersiz yapıtı. Sonra Tahçis'in, Sirkas'ın romanları. Ama "Odissea"nın yeri başka, onu hiçbir çağdaş Yunanlı şair ya da yazarın yapıtına değişmem. Hele ilk kez İstanbul'da, lise öğrencisiyken okuduğum Azra Erhat'ın çevirisini. Homeros'un bu denli cana yakın, kulağa daha dün söylenmiş gibi gelen "kanatlı sözler"inin başka dillerde de böyle başarılı çevirileri var mıdır bilmem ama Odisseus'un serüvenlerine, biraz da Azra Erhat'ın sayesinde kapılıp gittiğimi itiraf etmeliyim. Onun başına gelenleri bazı öykülerimde bir metafor olarak kullandığımı da. 1970'lerde Erhat ve başka dostlarla birlikte yaptığımız mavi yolculuğun da belki üzerimde kalıcı bir etkisi olmuştur.

İçim rahat, gönlüm ferah
Yunanistan'ı her terk edişimde bir gün yine buraya geleceğimi biliyorum. Artık içim rahat, gönlüm ferah. Bir de geçmişin hayaletlerinden kurtulabilsem. Evet, Katerini'den geçtim Selanik'e gelirken. Bu kent yalnızca Teodorakis'in şarkısında vardı benim için. "Katerini'ye tren akşam sekizde kalkıyor, diyordu o şarkı, bir an bile aklımdan çıkmayan kasım akşamında."
Bir kasım günü indim o trenden. Vagonda benden başka yolcu da yoktu. Artık sensiz dolaşıyorum dünyayı. "Tren akşamın sekizindeydi ama sen Katerini'de yalnızdın." Evet, yalnızdım. Bir gün bana dönmeyeceğini biliyordum. Yine de selam sana Selanik!




PAZAR
"Kaybetmeyi hiç sevmem"
"Kopenhag'a cami yapılmasına 10 yıl önce karar verilmişti"
"Türk sineması" sevişebilir mi sevişemez mi?
Jambo jambo Tanzanya
Biniciliğin de artık bir ligi var
"Kariyerimin en uç noktasındayım"
Erciyes'te kayak
Selam sana Selanik
Pakistan depremzedeleri için
Yeni tatlar
Vay şakacı politikacılar!
Bir dönemin utanç belgeleri
Ekonomik dengelere dikkat
Roke balık lokantası
II. Abdülhamid
Kim, ne kadar kafein tüketmeli?
Dubai'de ne görmeyi bekliyordunuz ki?
Kulak edebiyatı
Şarapta gizli hazinemiz





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Mılor
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet