|
 |
|
|
Kulak edebiyatı
yural@milliyet.com.tr
Yazılı edebiyatın öncesi sözlü edebiyattı. Fıkralar, yergiler, söylenceler, çocuk-yetişkin masalları, taşlama-şiirler, halk öyküleri, hepsi sözlü edebiyatın dilden dile, kulaktan kulağa değiştirerek aktardığı sözlü edebiyat ürünleriydi. Batı ülkeleri yazılı edebiyata bizden önce geçtiler. Bizde, özellikle sözlü çocuk edebiyatın yazılıya dönüşmesi neredeyse yüz yıllık bir geçmişe sahiptir. Bunların pek azı derlemeciler tarafından günümüze taşınmış, pek çoğu da belleklerde kalmış ve kaybolup gitmiştir.
* * *
Biz radyoyu çok sevmişizdir. Çünkü o bize, sözlü edebiyat geleneğimizden kalma dinleyerek bilgilenme ve öğrenme yöntemini unutturmamış, tam tersine teknolojiyle aynı yöntemi sürdürmemize yardımcı olmuştur. Televizyon yaşantımıza ilk girdiği dönemlerde annemde, halamda, hatta amcamda saptadığım bir şey vardı. Pek çok kişi, özellikle yaşlılar bakmadan televizyon izliyorlardı. Bu beni öylesine etkiledi ki, bunu bir şiirle de anlatmıştım, "Ninem ve Televizyon": "Benim ninem / Bir türlü geçemedi / Radyodan televizyona / Bir yandan / Gözleri örgüsünde / Durmadan örüyor / Bir yandan da / Kulak kesilmiş / Televizyon izliyor / Ah benim şu ninem / Bir türlü benimseyemiyor / Yenilikleri / Daha televizyon / Göz için mi / Kulak için mi / Bunu bile bilmiyor."
* * *
Bugün aydınlar arasında kitap okurluğu bile duyumlarla, kulak edebiyatıyla besleniyor. Hani, Uğur Mumcu'nun, "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar," dediği gibi. Bu öylesine yaygın, öylesine ustalıklı bir biçimde sürdürülen alışkanlık ki, ara sıra gerçek ipuçları olmasa insanın bazılarının bilgiçliğine inanası geliyor. Sabahattin Eyuboğlu, tüm La Fontaine fabllarını çevirip bir kitapta topladığı zaman, kitabın önsözüne şöyle bir not düşmüştü: "La Fontaine de Yaşar Kemal gibi pek çok kişinin okuduğunu söylediği, ama kulaktan duyma öykülerle bir başkasından öğrendiği ünlü yazarlardan biridir. Aslında pek çok kişi bu yazarları okumamış, ama okumuş gibi bir başkasına anlatmış, böylece de yazarlar ve eserleri okunmadan kulaktan kulağa aktarılmıştır." La Fontaine'in tüm fabllarını ülkemizde ilk kez toplu bir biçimde yayımlayan Eyuboğlu bence şunu demektedir: "Ortada çevrilmiş bir kitap yok, ama herkes fablları ezbere biliyor. Peki nasıl?" İşte bu sorunun yanıtı: Kulaktan duyma yöntemiyle.
* * *
Bu kadar söz ettim; aslında amacım, Mevlana'nın sevdiğim öykülerinden sizlere bir demet sunmaktı. Çünkü o da pek çok kişinin bir başkasından duyarak öğrendiği güzel sözleri çerçevesinde bilinen biridir. Aydınlarımız arasında bile "Mesnevi"yi okumuş çok az kişiye rastlarız. Ben kulak kültürü olmayanlar için, yerimin elverdiği kadarını ilerde yazmaya söz vererek, bir fıkrayla bitireyim.
* * *
"Bir gün adamın biri, başı cascavlak tıraş edilmiş bir adam görür. İçinden, pırıl pırıl parlayan kafaya bir sille aşketmek gelir. Yani sizin anlayacağınız, okkalı bir tokat atmak geçer içinden ve dayanamaz, yapıştırır tokatı. Adam, ok gibi fırlar yerinden ve arkasına döner. Tokatı atan adamdan başka kimse yoktur ortalıkta. Tam adamın yakasına yapışacağı sırada, 'Lütfen dur bi dakka! Sana dostça bir soru soracağım. Ondan sonra bana istediğini yapabilirsin,' der adam.
"Adam durur, bekler. Tokatı atan, 'Senin kafana vurunca duydun mu? Şşrakk!! diye bir ses çıktı. Acaba bu şrakk!! sesi benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafandın mı?' diye sorar. Tokatı yiyen adam soruyu yanıtlamadan aynı hız ve şiddetle bir tokat yapıştırır ve adama dönüp, 'Sevgili dostum, ben acıdan hâlâ kurtulamadım ki, oturup senin sorunun yanıtını vereyim. Senin bol zamanın olacak, düşün, yanıtını sen bul,' der."
* * *
Filizciğim, televizyon göz için mi, kulak için mi?..
|
|
|

|