|
Harika bir zorlanma dönemi...
Elektrik henüz gelmediğinden, evlerde geceleri tuvalete kalkacaklar için, idare lambalarının fitilleri kısılarak yanık bırakıldığı dönemler...
Göztepe tren istasyonunun yanında, sıram sıram tenteli atlı arabaların müşteri beklediği dönemler...
Takunya ile girilen alaturka helalardan taharet ibrikleriyle, kıyıdaki duvara yan yana asılmış, -kişiye özel- taharet mendillerinin bulunduğu dönemler...
Yemeklerin maltız, yahut gaz ocaklarında pişirildiği ve teldolaplarında saklandığı dönemler...
***
Ne kimsenin adam başına düşen ulusal gelir biriminden haberi vardı, ne Türkiye'de kaç bin köy bulunduğundan, ne de dış ticaret dengesinden...
Henüz daha Bağdat Caddesi'ne tramvay bile gelmemişti. Bostancı-Kadıköy arasında, ne zaman geçeceği belli olmayan otobüslerle kaptıkaçtılar çalışırdı. İstanbul'a inmek için; önce trenle Haydarpaşa'ya, oradan da vapurla gidilirdi Karaköy'e...
Hiç değişmeyecek gibi duran, donmuş bir yaşam tablosunun içindeydik.
***
Geçen gün Zeyrek tepelerinde; pencerelerine tenekeler çakılmış, orasından burasından soba borularının çıktığı, yıkık dökük ahşap, eski zaman konaklarına; üstünde arkeolog Prof. Dr. Zeynep Ahunbay'ın çalışıp durduğu 12. yüzyılın Bizans'tan kalma ünlü Pantokrator Kilisesi'ne, ve Haliç'in karşı tarafındaki Cenevizlilerin diktiği Galata Kulesi'ne bakarken; hayatın akışıyla, kuşak kuşak doğup-ölen insan yığınlarının, kendi dar çerçeveli koşullanmaları içindeki garip çekişme ve tepişmeleri; büsbütün anlamsızlaştı gözlerimde...
***
Oysa hayat, gitgide ne kadar kolaylaşıyordu.
Bizim eski köylülerin burjuvalaşma sürecinde, sayıları hızla artan mobilyacılar; vitrinlerine kanapeler, sehpalar yanında, yerel ve evrensel 100 ciltlik seçme bir edebiyat koleksiyonuyla, albenili kitaplıklar da koysalardı...
Fiyakalı bir salon ve yemek masası takımı alacakların, hiç mi gözleri takılmazdı o kitaplıklara?
Bunu yavaş yavaş, yerel ve evrensel 100 ciltlik bir edebiyat koleksiyonunun, antika değeri yüksek, ilk baskılarını toplama merakı da izleyebilirdi...
***
Gerçekten de hayat gitgide ne kadar kolaylaşıyordu... Cep telefonları, bilgisayarlar, CD'ler falan...
"Konformist, alışılmış, basmakalıp" buzlanmışlığa; şöyle tersten "non-konformist, alışılmamış, yadırgatıcı" bir raket vuruşu...
Tarihte "siyasetçi yalanları" üstüne eğlenceli bir araştırma yapılsa, kim bilir dünya TV'lerinde ne kadar ilgi görürdü?
Bir de buna mizah tarihinde, hangi karikatürlerin kimleri kızdırmış olduğunun örnekleriyle listesi eklenseydi...
Ve mobilyacılar, itibarlı müşterilerine, bir de "non-konformist" bir çalışmanın, eğlenceli bir kitabını armağan etselerdi...
Aşağılık duygularından arınmış bir burjuvalaşma, daha hızlı ahtapotlaşmaz mıydı?
***
Fenerbahçe Parkı'nın Adalar'a dönük rıhtım kıyıları; Zeyrek'ten bambaşka bir dünyanın, etli şaraplı, kadınlı kahkahalı dünyaları... Hayatlarında bir kez olsun dans etmemiş olanların bittiği yerde başlayan dünyalar...
***
Bizim nüfusumuzu oluşturan 14 milyon ailenin, en az 10 milyonu; alışkanlıklarını köylülükten kurtaramamış olan insanlar; kendi ezik varlıklarına, bir cankurtaran simidi arayan insanlar; siyasal piyasada büyük bir pazar oluşturan insanlar...
***
Burjuvalaşma sürecine girmişlerin oluşturduğu pazar... Köylülüğü aşamamışların oluşturduğu pazar...
Hangisinin getirisi daha akıl çelici acaba?
Türkiye, bu sorunun yanıtını somutlaştırmakta, bir hayli zorlanacağa benzer...
***
Kanlıca Koyu'nda, beyaz örtülü bir masadan baktığında, dev gibi yükselerek uzanan Fatih Köprüsü üstünde, vızır vızır gidip gelen, küçük parmak boyunda arabalar...
Oysa Bağdat Caddesi'ne henüz daha tramvayın bile gelmediği, geceleri evlerde fitili kısılmış idare lambalarının yandığı, helaları taharet ibrikli dönemler, hiç değişmeyecek gibi dururdu...
***
Yahya Kemal, "Rüya gibi bir yazdı..." diye başlayan ve
Bir gün bir uzak hatıra istersen o yazdan,
Körfezdeki durgun suya bir bak, göreceksin
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;
Mehtap, iri güller ve senin en güzel aksin...
Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde.
Diye biten şiirini, Kanlıca Koyu'nda kadın varlığının mutluluklar açan bir gecesi üstüne yazmıştı...
***
İstanbul'a layık olmak, yahut olamamak...
Bizler bile "İstanbul dükalığı"nın, Türkiye'den kopuk dünyalarına karşı çıkarken dahi, onun tarihsel kimliğine layık olmaya çalışarak yaşamıştık...
Şakir Eczacıbaşı'yla da bazen dertleşiriz:
- İstanbul'da, taşranın da gelişmesini isterken; taşranın, İstanbul'u yağmalayacağı hiç aklımıza gelmemişti, diye...
c.altan@prizma.net.tr
|
|