
|
|
|
 |
|
|
Yağmalanan tarihi eserlerin iadesi dünyada yeni bir dönemi açabilir
Satır Arası / Deniz Sipahi
Geçen yaz Berlin'de temsilcimiz Mehmet Aktan ile dolaşıyorduk.
Aktan, "Buraya gelmişken Bergama Müzesi'ne görmek gerekir" deyince programımızı değiştirip müzeye gittik. Çokça merdivenin tam ortasında karşıya baktığımda bugüne kadar sadece fotoğrafını gördüğüm Bergama Müzesi'nin kendisi ortaya çıkınca adeta donup kaldım.
Bir otuz saniye kadar yerimde kala kaldım. Mehmet Aktan, manalı manalı gülüyordu.
"Sen de tuhaf oldun değil mi?" cümlesi çıktı ağzından.
O da yirmi sene önce Almanya'ya ilk geldiğinde hemen Bergama Müzesi'ne gitmiş.
Çıktıktan sonra dakikalarca merdivenlerin üzerine oturmuş, kendine gelmeye çalışmış.
Benzer duyguları Viyana'da Efes Müzesi'ni gezerken de hissetmiştim.
"Bu eserler ait olduğu yerlerde olmalı..." diye düşündüm.
New York Metropolitan Müzesi'nin İtalya'dan yağmalanan tarihi eserlerin iadesiyle ilgili kararı o yüzden benim gibi düşünenler için çok önemli.
Bir umut olabilir mi acaba?
Gerçekten de Anadolu'nun topraklarından alınan bu tarihi eserler bir şekilde geri gelebilir mi?
Listeye baktım, neler yok neler.
Almanya'da Boğazköy sfenksi, Aphrodisias'tan ihtiyar balıkçı heykeli... Rusya'da Troya hazinelerinin önemli bir bölümü...
Amerika Birleşik Devletleri'nde Herakles heykeli ve kumluca eserleri...
Danimarka'da bronz sfenks figürleri, sandukalar, Cizre Ulu Cami kapı tokmağı...
İngiltere'de Hacı Bayram Veli Şamdanı...
Avusturya'da üçlü Hekate heykeli...
Fransa'da Lidya eserleri...
İtalya'da yazıtlar...
Belki bilmediğimiz onlarca, yüzlerce eser daha...
New York Müzesi'nin aldığı karar gerçekten de radikal bir değişimin ilk habercisi olabilir.
Elbette madalyonun diğer yüzünü de maalesef tartışmak gerekiyor.
Geçenlerde yine yazmıştım.
Dünyanın en önemli ören yerlerinden biri olan Efes'te kepçeyle kaçak kazı yapıldığı iddiaları gerçek çıkmıştı.
Yine Türkiye'nin birçok yerinden gelen kaçak kazı haberleri...
Yıllardır devam eden ama görenleri hayrete düşüren kazı çalışmaları...
Ören yerlerinin bakımsızlığı...
Vatandaşlarımızın ilgisizliği, kıymet bilmezliği...
Bunları alt alta koyduğumuzda insan ister istemez "Acaba Bergama Müzesi ait olduğu yerde olsaydı bu kadar iyi koruyabilir miydik..." diye düşünmüyor da değil.
Her şeye rağmen New York'tan gelen haber tüm dünyada yeni bir kıvılcım çakmasına neden olabilir.
Önce çöpten adamlar çizilmeliydi Picasso'yu anlayabilmek için
Televizyonun siyah beyaz olduğu yıllardı. Müzik eserlerinin televizyonda yer alabilmeleri için öncelikle bir seçici kurul tarafından yeterli ve sakıncasız bulunması gerekiyordu. Kurulun en sakıncalı bulduğu müzik türü arabeskti. Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur'un plak ve kasetleri çok satsa da televizyona çıkamazlardı. Bazı bayramlarda özel af çıkar, halk çok sevdiği bu sanatçıları birkaç parçalığına da olsa izleyebilirdi.
Genç kızlar cep fotoromanlarını, erkeklerse Teksas, Tom Miks'i ders kitaplarının arasında gizli gizli okurlardı. Zararlı olduğuna inanılırdı bu kitapların. Saçma bulurdum bu yasak ve kısıtlamaları ve o zamanlarda düşünmeye başlamıştım basamak teorisini.
* * *
Basit bir teoriydi bu. Nasıl ki bir çocuk yürümeden önce emekliyorsa, insan de yükseğe ulaşabilmek için merdivenin basamaklarını tırmanmalıydı. İlk basamaklar alçaktaydı. Ama üstteki basamaklara ve sonuçta hedefe varabilmek için alttaki basamaklara basmak kaçınılmazdı. Üst basamaklara doğru sırçayım desen, paldır küldür düşme riski vardı aşağılara. Daha basit, fakat güvenliydi alt basamaklar; üst basamaklara ulaşmak ise çaba ve risk almayı gerektiriyordu.
Bazıları ise asansör kullanıyorlardı basamak yerine. Bir sırığa tutunarak yükselen bir fasulye gibi hızla yükseğe ulaşabiliyordu. Ancak, fasulye sırığa ne kadar muhtaçsa, o kadar gereksinim duyuyorlardı asansöre. Ve elektrik kesildiğinde örneğin, ulaşamıyorlardı orta basamaklara bile...
* * *
Basamakları ağır ama emin adımlarla çıkmaksa yükseklere ulaşan ulu bir çınarı andırıyordu. En uçtaki ince dallar bile güvende hissediyordu kendisini, fırtınalara bile bana mısın demeyen güçlü gövdesi ve kökleri sayesinde.
Yasakların yerini özendirme almalıydı; basit ninniler dinlenmeliydi klasik müzikten zevk alabilmek için özgürce çöpten adamlar çizilmeliydi Picasso'yu anlayabilmek için. Ve masallarla uyunmalıydı felsefe üzerine kafa yorabilmek için. Yok denecek kadar azdı, ilkokul öncesinde tenise başlamamış bir kız çocuğunun Wimbledon'da şampiyon olma olasılığı. İlk basamaklar ne kadar erken çıkılırsa, yükselme şansı o kadar artıyordu.
* * *
Bir de unutulmamalıydı, her çıkışın bir inişi olduğu. Ve gülümsemeliydi insan basamakları çıkarken karşılaştıklarına, inerken de karşılaşılacaktı onlarla.
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok'un kaleminden)
dsipahi@milliyet.com.tr
|
|
|

|
|