|
 |
|
|
Siyaset Meydanı patinajı
Ali Kırca'nın televizyonculuğundan şüphe duyan var mı?.. Asla...
Beyaz cam tarihimizin dönüm noktalarından birinin de Siyaset Meydanı olduğuna inanmayan?..
Katiyen...
Ama "konu" futbol, "özne" Galatasaray olunca dağ fare doğurdu işte.
Belki de Adnan Polat'ın kampanyasından daha faydalı olması beklenen gecede, bir kilo keçiboynuzu kemirip diş ağrısı çeken şaşkına döndük.
Ne sorgulanması umulan sorulara yanıt aldık, ne kimin başkan olacağını anladık, ne de yeni döneme ilişkin kıvılcımlar yakaladık. Işın Çelebi'nin çözüm önerileri, programın hacim ve süresindeki heybete yetmedi.
Peki neden?
Üç tanesini söyleyeyim ben size.
* * *
Bir kere, spor medyasının gücünü kudretini, ince eleyip sık dokumasını kimse gözardı etmemeli. Öyle "derin" bir medya kolu ki bu, güneşin altında söylenmemiş bir kelime, cümle, fikir, öneri bırakmıyor kimseye... Futbol konusuna soyunan her "misafir sanatçı" daha en başından "yüzeysel" kalmaya mahkum oluyor. Meseleyi bir adım öteye taşıyamadığı gibi, bilinenleri "düşük dozdan" tekrar etmeye mahkum oluyor. Nice dev televizyoncular, dev yazarlar kan kaybetti bu yolda.
* * *
İkincisi Ali Kırca'nın kendisi! Yani Galatasaraylılığı... Medyanın her emekçisinden beklenen tarafsızlık ilkesi, konu futbol olduğunda, hele masada "tutulan" takım varsa, medyanın tartışmasız ustalarından bile yeterli özeni göremiyor. Sanki bu iş meslek dışı bir uğraş. Bir hobi... Özel hayatta öyle tabi; ama o anda yapılan sapına kadar "iş" değil mi?.. Müthiş bir romantizm, sevgi, özen, koruma içgüdüleri gölgeliyor mesleğin ana ilkelerini. Nasıl Ali Kırca'dan objektif bir Hagi yazısı bekleyemezsek, Siyaset Meydanı'ndan da "gerektiğinde incitecek kadar çözüme yönelik" bir program bekleyemeyiz değil mi?
* * *
Üçüncüsü Galatasaray'ın genleri... DNA'sı farklı sarmal yapıyor Galatasaray elitinin... İktidar mücadelelerinin başka kulüplerden farkı yok özünde; lakin lise etütlerindeki saygılı suskunluk tekrar ediliyor belki de. Herkes söylediğinin bin katını biliyor. Herkes bin kere düşünüp bir kere söylüyor. Tehditler, gövde gösterileri, kızgınlık ifadeleri bile bildiğimiz gibi değil. Etüt ağabeyinin otoritesini sarsmadan elden ele ulaştırılan notlar gibi. On yıl geçti, şu borcu kim yaptı onu bile öğrenemedik. Parayı kim israf etti. Kim kötü yönetti, kim gelir de düzeltir, nasıl yapar; bilemiyoruz. Ama çok iyi bildikleri ve kimseye söylemek istemedikleri havasında bir sürü Galatasaray ileri geleni dinliyoruz. Galatasaray'ı bir "IMF"e teslim edecekler, ama kimdir bilmiyoruz.
Dünyanın en zor işi böyle aktörlerle program yapmak olmalı.
Şimdi anladınız mı Siyaset Meydanı gibi bir televizyon mucizesinin Galatasaray'da niye patinaj yaptığını?
Yönetici profili!
Ünal Aysal'ın Colorado'dan bağlanıp sabahın erken saatlerinde Telegol'e yaptığı açıklama, hakkındaki bazı yakıştırmaları açıklığa kavuşturdu, ama çok daha önemlisi, futbol kulüplerimizdeki yönetici profilini çizdi olanca açıklığıyla...
İçimizi acıttı.
Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın'a "Aday olursan 35 milyon dolar alacağımı tahsil ederim" şantajını yapmamıştı Aysal... Hatta böyle bir şantajı değil dostuna, düşmanına bile yapmazdı. Galatasaray'a kim başkan olursa elinden gelen yardımı ardına koymayacaktı. Galatasaray onun yumuşak karnıydı.
Peki, durduk yerde Galatasaray'ın 20 milyon dolar daha az borçlanmasını sağlayan bir Galatasaraylı hakkında niye bu tür söylentiler vardı?
Kendi ifadesiyle, "Türkiye'de kulüpleri öylesine menfaat gurupları çemberlemişti ki, karşılıksız özveriyi yanlış değerlendiriyordu insanlar"...
Ne kadar acı değil mi?
Aziz Yıldırım'ın doğruları
Aziz Yıldırım gibi milyonların gönlündeki kulübü yöneten, ona hedefler çizen, politikasını tayin eden bir başkanın eleştirilecek yönleri olduğunda bir an bile tereddüt etmemek, herkesin özgür iradesinin keyfine kalmıştır.
Bizim görevimizdir.
Bu görevimizden kaçtığımız da görülmemiştir.
Lakin, Türk Futbolu'nun akıbetine ilişkin en ufak olumlu bir katkı yarattığında bunu alıp gündemin baş köşesine koymak da yine yukarıdaki sebepler yüzünden boynumuzun borcudur.
İnkar eden, zamanlamasını doğru bulmayan, işine gelmeyen olabilir.
Herkes düşüncesinde özgürdür. Ama bizim farklı sorumluluklarımız vardır. Veya olmalıdır.
Biz doğru olanı, yanlış kadar öne çıkarmakla yükümlüyüz.
Bu da görevimizdir.
* * *
Başkan Yıldırım'ın küfür meselesinde son atağı gibi...
Niyeti, gündemi değiştirmekmiş, rakipleri köşeye sıkıştırmakmış, önder olmakmış, aynı karanlık günlerden o da geçmiş, bizi hiç ilgilendirmez.
Konu Türk Sporu olduğunda, biz ortaya atılan önerinin faydasına bakarız.
Araya başka konuları sokmadan alkışlarız.
Destek oluruz.
Sevinçle karşılarız.
Aziz Yıldırım'ın her ne sebeple olursa olsun ilk adımını attığı küfür karşıtı hareket ve tribünlerin temizlenmesi girişimi, belli ki Devlet ve Devlet'i temsil eden kurumların da "acil çözüm bekleyen" listesinde ilk sıralardadır. Çok geçmeden Federasyon da buna katılacak, anons gibi uygun düzenlemeleri getirecektir.
Bize düşen, bu meseleyi sulandırmaktan mümkün mertebe kaçınmak, harekete katılanı omuzlamak, federasyonu yüreklendirmek ve tribünlerde "otokontrol" ortamını yaratacak koşulları oluşturmaktır.
Görevimizdir.
"Korkuyorum"!
Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, Genel Kurul konuşmasında üç kere tekrar etti:
"Korkuyorum... Korkuyorum... Korkuyorum"!..
Kimden?
"Başarılı olanı aşağı çekmeye uğraşandan".
Ben Yıldırım'ın, Daum'u sevip kolladığını sanırdım; korktuğunu yeni anladım.
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|