|
Arızi istikrar!
Bir gün sohbet sırasında, "Şark ile Garp arasındaki fark nedir, sen bilir misin?" diye sormuş Demirel bir dosta ve bir fıkra anlatmış:
"Kasabaya bir cambaz gelir. Çadırın içinde ipe çıkar. Altında koruyucu tente falan yoktur. Yürümeye başlar sendeleyerek, nefesler tutulur. Peki, Şark ne yapar, Garp ne yapar? Şark, cambaz ipten ne zaman düşecek diye bekler; Garp ise cambaz ipi ne zaman geçecek diye bakar... İşte, Şark ile Garp arasındaki fark budur."
Ben de merak ettim.
Acaba Demirel'e sormuş muydu kendisinin hangi tarafta olduğunu. Fıkrayı nakleden dost şöyle dedi:
"Bu soruyu sormadım. Sormuş olsam, kim bilir belki de Demirel, 'Ben de o ipteki cambazım' diye cevap verirdi."
Bilemiyorum.
Demirel'in fıkrasında bir gerçek gizli.
Bir tarafta yapıcı düşünemeyen, düşünce sistemi genellikle olumsuzluklarla yüklü, sürekli bardağın boş kısmını görme alışkanlığında olan, aklı pozitiften çok negatife çalışan, eleştirel ve analitik düşünmek yerine, her şeye siyah beyaz gözlüklerle bakan bir dünya...
Karşı tarafta ise tam tersi:
Yapıcı düşünebilen... Kurumsallaşmış... İlkeleri yerli yerine oturmuş... Kuralları somutlaşmış, hukuku ciddiye alan bir dünya...
Biz neredeyiz?
İkisinin ortasında! Ne Şark'ta, ne Garp'ta! Öyle anlaşılıyor.
Bunalıyoruz bu yüzden. Bir oraya bir buraya savrulup duruyoruz. Baksanıza, bir iddianame bir anda siyaset sahnesini nasıl toz dumana katabildi.
Sanki dünyanın sonu!
Ezberimiz bir anda bozuluyor.
Yargı bağımsızlığı klişesi hiç eksik olmuyor ağzımızdan. Ama iddianameler istediğimiz gibi çıkmayınca, kızılca kıyamet kopuyor.
Genelkurmay'da toplantı üstüne toplantı. "Git yüzüne söyle!" manşetleriyle Genelkurmay Başkanı'nın Başbakanlık ziyareti. Ertesi gün, "Başkomutan'a çıktı!" manşetleriyle Çankaya Köşkü'ne, Cumhurbaşkanı'na ziyaret...
Daha ertesi günü de haber:
"Adalet Bakanlığı, Van Cumhuriyet Savcısı hakkında inceleme başlattı."
Şimdi gelin bakalım, sokaktaki insanı inandırın, "Yargı bağımsızdır!", "Adalet mülkün temelidir!" klişelerine... Söyleyin lütfen, kim inanır?
Geçelim.
Evet, yargıyı düzeltmek lazım. Şemdinli iddianamesi, yargı reformuyla yargının siyasallaşması sorununu bir kez daha gündeme taşımış durumda.
Ama bunun gibi, Şemdinli iddianamesinin özellikle 'Şemdinli bölümü'nü göz ardı etmekten özenle kaçınmalıyız.
Şemdinli aydınlanmalı!
Şemdinli de Susurluk gibi karanlıkta kalmaya devam ederse, Türkiye'de ne yargı kurumsallaşır, ne de hukuk devletiyle demokrasi tüm kurum ve kurallarıyla yerli yerine oturur bu ülkede.
Bir başka önemli nokta:
Askerle seçilmiş hükümetler arasındaki güvensizlik duvarı yıkılmadığı sürece, bu ülkede demokratik hukuk devletinin Garp'taki gibi kurulması uzak ihtimaldir.
Bakın, çok partili demokrasi yıllarına.
Ne zaman asker ile hükümetler arasında karşılıklı güven var olmuştur? Menderes, Demirel, Ecevit, Özal, Yılmaz, Çiller, Erbakan dönemlerinde mi?
Yoksa bugün mü?
Hiçbirinde.
Kimse birbirine güvenmedi.
Ne asker, ne de sivil iktidar sahipleri, dün olduğu gibi bugün de, kapalı kapılar arkasında birbirleri hakkında düşündüklerini, söylediklerini, birbirlerinin yüzüne de, kamuoyuna da söyleyemediler.
Birbirlerine hiç güvenmediler çünkü.
Dün olduğu gibi bugün de değişmemiştir asker-sivil ilişkilerinin bu sorunlu yapısı.
Askeri ile sivil iktidarı birbirine güvenmeden nasıl kurumsallaşabilir ki bir demokrasi?..
Kısacası:
Bu memlekette istikrar hep arızi oldu, oluyor. Yani geçici, eğreti bir şey. Demokrasiyi kurumsallaştıramadığımız için bir türlü kalıcı kılamıyoruz siyasi istikrarı. İşler bir süre iyi gittikten sonra sükûnet, rahat herkese batmaya başlıyor.
İşleri rayından çıkarıyoruz.
Siviliyle, askeriyle, elbirliğiyle...
Şemdinli iddianamesi de bunun en son örneği, o kadar. Sivil sivilliğini, asker askerliğini öğrenemiyor bir türlü...
8 Mart kutlu olsun!
Kadın ile erkeğin gerçekten eşit olduğu, kadının toplumsal ve siyasal katılımda hak ettiği eşit yerini kazandığı, 'erkek demokrasisinden gerçek demokrasiye' giden yolun ardına kadar açıldığı günlerin özlemiyle Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyorum.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|