|
Demokrasimizin de bağı var, üzümü yoksa da yaprağı var...
Çarşamba gecesi, "insan hakları"na hiç mi hiç aldırmadan, acımasızca yağan karla yağmur altındaki, o nefes kesici Galatasaray - Fener maçı...
Saracoğlu Stadı, soğuk bir saunanın zemini gibi ıslak mı ıslak...
Her iki takımın da futbolcuları; yağmurla kar altında, düşe kalka, çamurlanmış, buz gibi formalarıyla, kan ter içinde olmalılar...
Kurumadan giyilmiş çamaşır gibi, ıslak mı ıslak formalar içinde, terleye terleye top koşturmak... Çelme melme, tekme omuz, yuvarlanma sakatlanma da cabası...
Futbolcu gençlerin, maçtan sonra hastalanıp hastalanmayacakları; ateşlerinin çıkıp çıkmayacağı; doktor doktor, hastane hastane koşturup koşturmayacakları kimin umurunda...
Tribünlerdeki izleyiciler, kalın giysiler içinde; coşkuyla ayağa kalkıyor, bağırıyor çağırıyor, ateşler yakıyorlar. Ne keyif...
* * *
İlk yarıda Galatasaray ilk golü yediğinde, Köyceğiz'de yanıp duran şöminenin yanındaki koltuktan, ben de; hani neredeyse anlamsız bir öfkeyle:
- Hadi be, diye ayağa fırladım.
Tek şakacı teselli, Galatasaraylıların, siyah formaları içinde "sarı-kırmızılı" görünmemeleriydi...
İkinci yarıda, Galatasaray'ın golü gelince de, fırladım ayağa; uzun okul yıllarından arta kalmış bir tutkunun sevinciyle...
* * *
Kimsenin hakkını yememeye çalışalım. Galatasaray, Fener kalesi önünde çok gol kaçırdı.
Ve Alex'in, Galatasaray kalesi önünde, barajın üstünden gole çevirdiği vuruş; Can Dündar'ın dünkü "Ya doğruysa" başlıklı yazısı kadar muhteşemdi.
* * *
Maç sırasında kameralar tribünlere döndüğünde, yağmurla karın şiddeti, iyice belirginleşiyordu.
Ve bendenizin aklından, absürd bir fantezinin kaydırakları geçiyordu.
Hiç değilse orta ve yan hakemler, ellerinde birer şemsiye ile yönetselerdi maçı...
Hatta ve hatta oyuncular da, bir ellerinde bir şemsiye ile oynasalardı maçı...
Saçma sapan, gerçek üstü, bir matrakoloji olmaz mıydı?
Futbolcular, bir ellerinde şemsiyeyle, top koştururlarken; şemsiyelerin uçları, birbirlerinin gözüne batmasın diye, tümü de motosikletçi gözlükleri takardı...
Kimbilir nasıl, lezzetsiz bir aşureye dönerdi maç...
* * *
Hani benzetmek gibi olmasın ama, ta öteden beri, bizim Ankara'da oynanan siyasi maçlarda kar, bora, fırtına başladığı zaman; bazı siyasetçiler, şemsiyelerle inmiyorlar mı sahaya?
Aralarında, dünkü Milliyet'in manşetten de belirttiği gibi, hemen "U dönüşü" yapanlar gırla... Bazıları da "S dönüşü" ile "Z dönüşü"nü yeğlemedeler...
Bu kadar kıvraklık neden ki?..
* * *
Geçenlerde Kemal Derviş'le yaptığı programda, Tayfun Ertan'ın da değindiği gibi; çağdaşlaşmaya çalışan bir ülkede, "ekonomik büyüme" ile "toplumsal gelişme" ayrı ayrı kefelerde durmada...
Her ne kadar Jean-Jacques Rousseau, bundan 245 yıl önce, "İnsanlar eşit ve özgür doğar" demişse de...
Bugün dahi Nişantaşı'nda doğmuş bir vatandaşımızla, Bitlis'in Yelipis köyünde doğmuş bir vatandaşımız arasında; doğdukları ortam açısından ne kadar eşitlik vardır ki?
* * *
Üniter bir devletin şu veya bu yöresinde doğmuş bir vatandaşın, bir ömürlük yaşam yazgısı; doğdukları yerlere göre böylesine bir eşitsizlik gösteriyorsa; orada "hukukun üstünlüğü"nden, "yargının bağımsızlığı"ndan, "yasamanın etkinliği"nden, "hükümetin tüm bakanlıkları ve kadrolarıyla şeffaflığın"ndan ne kadar söz edilebilir ki?
* * *
Elbette ister "seçilmiş", ister "atanmış" olsunlar; Hazine'den geçinmeli kesimin bazı oyuncuları, siyasal havalar bulutlanınca, şemsiyeyle inmeyi yeğleyeceklerdir sahaya...
Nasıl ki Susurluk skandalından sonra gündemde "kod adıyla" arz-ı endam etmiş olan Yeşil; ölmüş müdür, sağ mıdır kimse bilmiyor... İşte size şemsiyeli bir oyuncu hüneri...
* * *
Ankara'da oynanan maçlar, garip maçlar... Kim hangi takımı ne kadar tutuyor; hangi oyuncu, hangi takımdan yana oynuyor; gizli hakemler nerelerde?..
Özellikle bendeniz, hiç mi hiç bilmiyorum...
Bendenizin bildiği, ne kadar insanın palavrayla çok itibarlı yaşadığı; ne kadar insanın da boşuna ölüp, boşuna süründüğü...
25-30 yıl kadar daha sürer, bu bulamaçlı bulmacalar...
* * *
Bakalım Galatasaray'la Fener'in, Sami Yen'deki rövanş maçı nasıl bitecek?..
Futbol maçlarını izlerken, hop oturup hop kalkmak; Ankara'nın depremli koltuklarında hop oturup, hop kalkmaktan çok daha zevkli, neşeli ve -sanırım- akıllıca...
c.altan@prizma.net.tr
|
|