Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 13 Mart 2006 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Varlığım iş dünyasına armağan olsun

Bakınız hayvanlara. Hiç düşünmeden, içgüdüsel olarak yaptıkları şeylerin bir manası, var oluşlarının doğadaki dengeye bir katkısı var. Hiçbir şey düşünmesem, benim varlığım da şu dünyaya bir yarar sağlar mı acaba?



Geçenlerde bir arkadaşla karşılaştım. "Ne yapıyorsun?", "Sen ne yapıyorsun?" derken "İş arıyorum" dedim. Şaşırdı, "Başka gazeteye mi geçeceksin?" dedi.
- Yok, başka sektöre geçeyim diyorum.
- Hangi sektöre?
- Fark etmez.
- Nasıl bir iş arıyorsun?
- Yazı yazmayayım da... Konuşmak da istemiyorum. Ha bir de evden çalışabileyim.
Biraz düşündü.
- Yok böyle bir iş, dedi.
Ben tabii mavra yapıyordum esasında. Fakat o ciddiye alıp birkaç saniyeliğine de olsa düşününce, içime bir şüphe düştü.
* * *
Ben de düşünmeye başladım...

Hayvan düşünür, insan ölür
Vardır belki böyle bir iş.
Hiçbir şey yapmama gerek olmadan, sadece varlığım şu dünyada bir işe yarayamaz mı yani? Bakınız hayvanlara. Hiç düşünmeden, içgüdüsel olarak yaptıkları şeylerin bir manası var.
Aslan mesela, oturup "Ben bu güzel gözlü ceylanlara kıyamam, onları yiyemem" diye düşünse... Ceylanların sayısı o kadar artar ki, bu sefer de otobur onca hayvana yetecek kadar ot, yaprak kalmaz ormanda.
Ceylanlar bakarlar ki olacak gibi değil, orman bitti; etobur olurlar. Sonra gidip aslanları yerler. Zavallı aslanlar "düşünceli" olmanın bedelini ağır öder.
Ceylan ormanlar kralı olur.
Fakat orman çoktan bittiği için, ceylanlar tahtı bırakır, bütün hayvanları toplayıp kentlere saldırır.
Otoburlar evlerdeki saksı çiçeklerini, ceylanlar da biz insanları afiyetle yer.
Bu masal böyle daha nereye kadar gider!
Ana fikir şöyle bir şey: Hayvanlar düşününce, insanlar ölürmüş.
Ya da belki şöyle bir şey: Düşünmek dünyanın dengesini bozan bir faaliyet.

Çağın içgüdüsü: TV izlemek
Oysa aslanların bu dünyada bir manası, dünyaya bir katkısı var.
Yeter ki düşünmesinler!
Benim varlığım niye tek başına bir işe yaramıyor?
Belki benim de hiç düşünmeden yaşamam, sadece canımın yapmak istediği şeyleri yapmam gerekiyordur. Belki de böylece dünyanın dengesine çok mühim bir katkı yapacağımdır, kim bilir?
İyi de, ben ne yapmak istiyorum ki?
"Tamam" deseler, "hadi kafana göre takıl" deseler, "senin işin de kafana göre takılmak, al sana şu kadar da para" deseler...
Ben o zaman ne yaparım?
Televizyon seyrederim.
Bu pek de içgüdüsel bir şey sayılmaz ama ne yapayım? İnsanlar bunca zamandır düşünmüş, televizyon falan gibi şeyler icat etmiş, dünyanın dengesini çoktan bozmuşlar.
Elimden gelen, bu sistem içinde, modern insan için "içgüdüsel" sayılabilecek bir şey yapmak.
E televizyon izlemek de yaşadığımız şu dünyada yeterince içgüdüsel bir şey.

Pre-reyting-ölçer
İyi de televizyon seyretmeyi nasıl "iş" haline getirebilirim?
Ve buldum!
Pre-reyting-ölçer olacağım.
Büyük bir yapım şirketi gerekiyor önce. Yarışma, dizi, hatta haber programları, reklam, belgesel, her bir halt yapan bir şirket bana gelecek, evime en az 10 kanallı kapalı devre bir TV sistemi kuracak.
Bu 10 kanalda, hazırladıkları programları, yayına vermeden önce bana izletecekler.
Zira ben acayip ortalama bir insanımdır. Yeter ki ev ortamında, kafam bomboş, çalıştığımı düşünmeden, aslında hiçbir şey düşünmeden, kanallar arasında gezeyim; mutlaka ortalama beğeni seviyesini tuttururum.
Onlar da kendi merkezlerinden benim hangi programı izlediğimi, hangi programın neresinde sıkılıp kanal değiştirdiğimi, nelere takıldığımı falan takip ederler.
Böylece de hazırladıkları bu programların neresinde bir aksama var, hangisi kesin tutar, hangisi üzerinde daha çalışmak gerekiyor, hangi programı neyin karşısına koyarlarsa izlenir hale getirirler falan... Tespit ederler.
Benim şu dünyaya gerçekten faydalı olabileceğim tek iş budur: Uzanıp televizyon seyretmek.
Varlığım, televizyonun varlığına armağan olsun.
* * *
Ben bu yazının bir yerinde düşünmeye mi başladım, düşünmeyi mi bıraktım, ne yaptım; anlamadım.


Dikkat! TV'den bulaşabilir:
İmkansız aşk sendromu


Ben "imkansız aşk sendromu" diyorum ama kesin daha bilimsel bir adı da vardır. Kısaca şöyle bir şey. Aşkı anlatan çoğu şeyde aşkın önüne hep kocaman engeller çıkıyor, aşk o engelleri aşıyor, hiç yılmıyor, azalmıyor, aksine büyüyor, güçleniyor falan ya...
Tüm bunları dinleyen, okuyan, izleyen insan da ister-istemez büyük aşklara özeniyor, büyük aşkların peşine düşüyor.
Bir aşk nasıl büyük olur?
Önünde büyük engeller varsa büyük olur. Romanlardan, filmlerden, hatta şarkılardan, tüm bunlardan önce masallardan, efsanelerden öğrendiğimiz budur.
Şimdi de TV dizileri iyice köpürtüyor bunu. Bir aşk başka türlü nasıl 69 bölüm sürer?
E insanlar da 69 bölüm bir aşk takip edince, kendi aşk ıstırabı da en az o kadar sürsün istiyor tabii.
"Hırsız Polis"teki aşk gibi yasalarla başı dertte olabilir. "Aliye"deki gibi kadınla adam ne zaman azıcık yakınlaşsa "Ben kızımı özledim. Oğlumu da özledim" olabilir. "Kurtlar Vadisi"ndeki gibi... Üf o kadar da olmaz herhalde!
Neyse tüm bunlar insanların aklına "büyük aşk" için büyük mücadeleler ve fedakarlıklar gerektiğini sokuyor. Bu yüzden bir sürü insan çevresindeki en sorunlu adama, en mümkün olmayan kadına aşık oluyor. Uğraş dur...
Tüm engeller aşıldığında ne oluyor? Bu bir dizide olsa kesin biri hastalanır, mafya olaya karışır, bir çocuk kaçırılır... Bir şey olur yani illa ki. Bir şey olmazsa, dizi biter.
"İmkansız aşk sendromu"ndan mustarip insanların hayatında problem bitince aşk da bitiyor. Hadi git yeni bir sorunlu ilişki bul, engel atla, dağ tepe aş, sar başa...
Yeni bir aşk başlıyor. Yeni bir dizi gibi. Tutmazsa 13 hafta, ilk iki bölümden sonra da kaldırılabilir tabii. Aradaki engeller yeterince büyükse mutlaka tutar, 100 küsur haftaya kadar yolu var...


Televizyon; bakmak için mi, çıkmak için mi?

Siyaset Meydanı'nda geçen hafta "Kast'ımız Kadınlar" diye bir program vardı. Sabahları kadın programlarına katılan kadınlar ile uzman kimseleri buluşturmuşlar.
Uzmanlar aynı zamanda üniversitelerde hoca falan oldukları için karşılarındaki kadınları "öğrenci" yerine koydular sık sık; azarlamaya, susturmaya çalıştılar. Oysa tabii okuldaki iktidar -sınıf geçme endişesi olmayan- bu kadınlara karşı ne işe yarar?
Bir işe yaramadı.
Kadınlar kendi doğrularını samimiyetle savunmaya devam ettiler. Bu programlarının onları "tedavi ettiğini" söylediler.
Uzmanlarsa kadın programlarında göbek atmayı "kalite sorunu" olarak kabul ediyor, bunu da "ekonomik düzeye" ve "eğitim düzeyine" bağlıyorlardı özetle.
Evet, eğitim düzeyine göre, ekonomik duruma göre "eğlence" anlayışı değişebilir.
Kimi Aydın'ın programına gider, kimi Siyaset Meydanı'na katılır...
Arada bir fark vardır tabii ama sanıldığı kadar büyük bir fark olmayabilir bu.
"Zaman beni bir konuda ikna etti" diyor Noel Coward, "Televizyon orada görünmek içindir, bakmak için değil."
Ben bakmayı tercih edenlerdenim ama Coward gibi düşünenlere de itirazım yok. Kimse TV'ye çıkmazsa, biz ne izleriz sonra...



tubakyol@yahoo.com



CUMARTESİ
"Kürkçü dükkanına döner gibi sahneye geliyorlar"
İlkbaharın klasiği
Moda dünyasını "baş aşağı çevirdiler"
"Artık takıya süs eşyası olarak bakmaya başladık"
ne var, ne yok
Açık Radyo'da şenlik var
En moda En yeni
"Derin bir uyku için büyük yatak şart"
Taze çimen suyuna buyurun
yeni
MİNİKLERİN DÜNYASI





Melis Alphan
Cengiz Eren
İlke Gürsoy
Ali Rıza Kardüz
Cemal Saydam
Tuba Akyol
İlhan Uçkan
Yalvaç Ural

© 2006 Milliyet