|
Kürt konferansı (1)
PKK, silaha veda etmeli!
Boğaziçi, Sabancı ve Bilgi üniversitelerinin ortaklaşa düzenledikleri Ermeni konferansı'ndan sonra bir ilk daha gerçekleşti geçen hafta sonu.
Ne miydi bu?
Kürt konferansı.
Türkiye'nin bugün hâlâ en önde gelen sorunu, seksen küsur yıllık Cumhuriyet tarihimizde ilk kez, yani fazlasıyla gecikmeli olarak bir akademik çatı altında, Bilgi Üniversitesi'nde, Kürt meselesi diye adı da konarak iki gün süreyle serbestçe, özgürce tartışıldı.
Dünyanın sonu olmadı.
Seviyeli ve aydınlatıcıydı.
Hatta bazı bakımlardan, özellikle Kürt kadınlarının katkılarıyla heyecan verici bir konferans oldu.
1960'ların Mülkiye'sinde siyaset bilimi okumuştum, Kürt sözcüğünü hiç duymadan. Kürt demek, Kürdistan demek, Kürdüm demek hapis demekti çünkü...
Konferansın açılış oturumunda Ümit Fırat, "Bizden önceki kuşak, bu konuları ancak kapalı kapılar arkasında konuşabilirdi" dedi.
Konferansı açarken Murat Belge, "Bir zamanlar Kürt meselesini en çok otel salonlarında konuşabiliyorduk. Şimdi polis kordonları arasından geçerek burada toplanmış olsak da, Kürt meselesini artık üniversite çatısı altında konuşabiliyoruz. Sivil ve demokratik çözüm arayışlarını devam ettirmeliyiz" dedi.
Bir ilerlemenin ifadeleriydi bu sözler. Onun için de geleceğe dönük iyimserliğin tohumlarını taşıyorlardı.
Özgürce konuşup tartışabilmek... Bunu özellikle akademik ortamlarda yapabilmek... Buralardan siyasete taşımak konuyu... Önyargıların, ezberlerin, klişe ve tabuların ötesine geçerek zamanla politikaları etkileyecek platformlar oluşturmak...
Hiç unutmayın:
Yok saymakla yok olmuyor! Yokmuş gibi yaparak ancak kendi kendimizi aldatıyoruz.
Bakın, seksen yıl boyunca Kürt, Kürt dili, Kürt kimliği yok sayıldı.
Ama yok olmadı hiçbiri.
Her türlü tartışma yasaklandı. Devletin odalarında, asker-sivil bürokratların tekeline bıraktık Kürt sorununu...
Ayrıca, zor ve şiddet kullanıldı.
Böyle biteceğini sandık.
Ama bitmedi.
Kan aktı, acı çekildi. Türkiye'nin kalkınması, Türkiye'nin demokratikleşmesi darbe üstüne darbe yedi. İnsanların refahı için seferber edilebilecek kaynaklar silahlanmaya harcandı gitti.
Şiddet şiddeti doğurdu.
İki günlük konferansta ve kuliste Kürtlerin yaşadıkları acıları yine hissettim. Hakkârili avukat Rojbin Tugan'ın şiirselleştirdiği Ayşe Teyze'nin başına gelenleri dinlerken içim acıdı.
Ama unutmayın:
Acılar tek taraflı değil.
Ayrıca, acılara saplanıp kalamayız. Beyinlerimiz eğer geçmiş tarafından tutsak alınırsa, güzel bir geleceği kuramayız. Acıları tekrarlamak, önümüzdeki yolu aydınlatmaz, kapatır.
Ne yapmalı?
Konferans sırasında Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk üç aşamalı bir yol haritası önerdi. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in de onay verdiği bu öneriyi şöyle özetledi:
"Birinci aşama: Devlet operasyonları durdursun; PKK da 1999'daki gibi eylemsizliğe geçsin. İkinci aşama: Devlet, demokratik bir proje ortaya koysun, PKK da sınırın öbür yanına geçsin. Üçüncü aşama: Bu proje gerçekleşince, PKK da silahı bıraksın..."
Bir yana PKK'yı koyan...
Öbür yana da devleti...
İkisini pazarlık sürecine sokan bir bakış açısı... Ankara'nın haklı olarak ne diyeceğini ("Terör örgütüyle pazarlık olmaz!") bilerek böyle bir yol haritası ortaya atmanın bir yararı yok.
Ezberi bozmak lazım!
Konferanstaki konuşmamda da belirttiğim gibi, öncelik PKK'nın silah bırakmasından geçiyor. PKK, önce silahları ebediyen gömer, silah ve şiddetten vazgeçtiğini açıklar.
Süreç, bundan sonra başlar.
Hapistekileri çıkaracak, dağdakileri indirecek siyasal normalleşmenin kapısı ancak böyle aralanabilir.
Artık silah ve şiddetin çıkmaz yol olduğunun bilincine varmak ve bunun gereğini yapmaktır öncelik.
PKK'ya düşen budur.
Bir öncelik de, 'Kürt aydınları'nın özellikle kuliste söylediklerini kürsülere taşımaları, PKK'nın yöntemlerini açıktan sorgulayıp eleştirebilmeleri ve PKK'nın silahlara şiddet ve teröre veda etmesi için kararlılıkla bastırmalarıdır.
İkinci yazı yarın...
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|