|
Rüşvet, çatışma ve çetecilik kültürümüzde büyük gelişme...
Kuşaklar boyu sürüp giden bir övünme açlığının sıtması, hangimize bulaşmamış değil ki...
Hangi kesimden olursa olsun; kendisiyle, ailesiyle, dünyayı susta durduğuna inandığımız padişahlarımızla, çocuklarımızla, kaba kuvvetimizle, tuttuğumuz siyasal parti, yahut futbol takımıyla övünmeyenimiz mi var?
Son 80 yıllık gazete manşetlerine şöyle bir baktığımızda; ya dünya bize hayran olmaktadır; ya dünyaya ders vermişizdir; ya da dünyadaki devletlerle, uluslararası örgütleri, canımızı sıktıklarında uyarmışızdır:
- Tepemizi attırmayın...
Kendimize ait herhangi bir özeleştiri, "yönetenlerimiz"in de, "yönetilenlerimiz"in de hemen hassasiyetine dokunur ve "hainlik" damgası, ortak bir koro eşliğinde havaya kalkar:
- Kahrolsun vatan hainleri...
***
Övünme açlığımızla, özeleştiriye karşı öfkeli hassasiyetimiz; nedense rüşvetçiliğe karşı köklü bir vurdumduymazlıkla felçli... Birbirimizi soyup dolandırma, yadırgatmıyor kimseyi...
Soner Yalçın'ın da katkılarıyla Cüneyt Özdemir'in CNN Türk'teki "5n1k" programında Türkiye'deki "rüşvet iskeleti"nin, değişik açılardan röntgenleri çekiliyordu...
Büyük firma yöneticilerinden yüzde 50'ye yakını, itiraf ediyorlardı her işlerini rüşvetle gördüklerini...
Parasal kaynakları çok cılız olan belediyeler ise, bazı müteahhitlere sağladıkları olanaklardan, kendilerine de şişkince bir pay sağlıyorlarmış...
Doğrusu çok düzgün ve dakik çalışıyordu rüşvet zemberekleri ve gitgide daha da gelişiyordu...
***
Çatışma ve çeteleşme kültürümüzde de büyük atılımlar oluyordu. İlkokul öğrencileri dahi birbirlerini bıçaklıyorlar, bazı lise öğrencileri dönerci bıçaklarıyla gidip geliyorlardı okullarına...
Kahramanlık dediğin küçük yaştan, kaba kuvvetini kanıtlamayla başlardı...
Politikacılar boşuna mı yumruklaşıyorlardı birbirleriyle; dayak cennetten çıkmaydı ve Osmanlı tokadını çaktın mı, herkes hizaya gelirdi.
Ne demişti atalar:
- Sen seni bil sen seni; sen seni bilmez isen, patlatırlar enseni...
***
"Kışla" parfümlü siyaset ile, "Cami" parfümlü siyaset; demokrasi hatırına birbirine karşı anlayışlıymış gibi görünse de; kutuplaşmaya doğru kaymış bazı medya yayınlarında, kurnazlığa bürünmüş diş gıcırtıları duyuluyordu...
Ve çeteleşmeler, asla "mevcut rejimin" dalgasını taşlamadan; kimleri haraca bağlayıp, kimleri hoşnut edeceklerini çok iyi ayarlayarak gelişiyorlardı.
***
Hiiiç enseyi karartmayın... Ne Kastamonu'da 3 gelinin, durmadan gerginlik yaratan kaynanalarını elbirliğiyle döverek, komaya sokmaları üzsün sizi; ne de Adana'da hasta atlarla eşekleri keserek, kilosu 5 YTL'den piyasaya süren nallı hayvan kasapları...
Ne yediğimizi, ne zaman doğru dürüst bildik ki?..
***
Gençliğimde, dedem Tatar Hasan Paşa hakkında da bazı söylentiler çalınmıştı kulağıma... Almanya'da staja gönderildikten sonra, uzun süre orada unutulmuş ve Alman ordusunda binbaşılığa terfi etmiş olan Hasan Bey, İstanbul'a döner dönmez Topçu Mektebi'ne müdür olarak tayin edilmişti. Öğrencileri arasında İsmet İnönü de vardı.
***
O dönemlerde, ordunun en teknik birimi olan topçu birliklerinde sahra toplarını, kadanalarla katırlar çekerdi... Rivayetlere göre dedem, Topçu Mektebi'ndeki yaşlanmış katırları kestirerek; yeterli oranda hayvansal protein alamadığını gördüğü talebelerine yedirmişti.
***
Gençliğimde, Topçu Okulu'ndan çıkma bazı emekli militerler:
- Ah o senin deli deden, derlerdi; bizlere katır eti yedirmişti de, haberimiz bile olmamıştı...
***
Tatar Hasan Paşa, bendenize de, daha 5 yaşımdayken; yelek, ceket ve uzun pantolon giydirir; hiç sevmediğim sulu ciğer yahnisini yiyemediğimde, tepeme dikilerek:
- Yuuut, diye bağırırdı.
Çarpı cetvelini ezberlemem için de odalara kilitlerdi. Bir seferinde 7 kere 3'ü bilemediğim için; ayağımın bileğinden yakaladığı gibi, köşkün ikinci katından, bahçede mermer tulumba yalağının üstüne doğru sarkıtmıştı beni. O yüzden de az nefret etmedim o çarpı cetvelinden...
***
Bugünkü militer dostlar, 5 yaşında çarpı cetvelini bilemeyen torunlarını, ayaklarının bileğinden tutup, üst katlardan aşağı doğru tepetaklak sarkıtmıyor olsalar da; uğraşları gereği, yine sert insanlar olmalılar...
***
Vaktiyle Faik Türün Paşa da hiç iyi bir izlenim bırakmamıştı bendenizde. Beni, bir sabah evden aldırıp, nereye götürüldüğümü, nerede olduğumu kimsenin bilemediği Selimiye Kışlası'nda "sorgu odası"na tıkmış ve her gece işkence sesleri dinletmişti.
Sonra da "serbest olduğuma dair" bir kâğıt imzalattırmış ve kışladan çıkartmamıştı.
Ertesi sabah da erkenden, bir manga askerle, kışlanın o uzun koridorlarından yürüterek "kurşuna dizilmeye gidiyormuşçasına" talimgâh avlusunun kapısına kadar getirtmiş ve kapıda beliren bir binbaşının "sonra..." demesiyle de, geri götürüp, tekrar "sorgu odası"na tıktırmıştı...
Doğrusu bir kalem işçisinin, "yazı"ya layık olma çabasının bedeli bu olmamalıydı...
***
Neyse efendim, onlar geçmişte kaldı...
Bugüne ise ne kaldı?
Rüşvet, çatışma ve çetecilik kültürümüzdeki büyük gelişme...
Ozanlara, yazarlara, sanat, düşünce ve bilim adamlarına bazen çok gaddar davranılmış olmasının da; ola ki bedeli böyle ödenmede...
c.altan@prizma.net.tr
|
|