|
 |
|
|
SEYİR DEFTERİ
Gizli hayatlar
Nice gizli hayatın, özlemlerin yaşandığı, gerçekleşmeyen hayallerin kurulduğu, başkente ne çok uzak ne de çok yakın, eski, gün görmüş kasaba Argentan
NEDİM GÜRSEL
Fransa'yı kuzeyden güneye kat eden, Paris kavşağından sonra doğuya da yönelen ama özellikle güneybatıya doğru gerçek bir örümcek ağına dönüşen ana demiryollarının üzerinde değil Argentan; hızlı trenlerin uğramadan geçtiği bir istasyon da değil. Adı da tuhaf zaten, "gümüş" sözcüğünü anımsatıyor belki ama bu değerli madenle bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Türkçe okunuşuyla "arjentan" mı, yoksa "arjantan" mı demek doğru, o bile belli değil. Paris'e ne çok uzak ne de çok yakın. Manş Denizi'ne de öyle.
Aşağı Normandiya'da küçük bir kasaba anlayacağınız, görünüşte hiçbir özelliği olmayan. Ama yalnızca görünüşte. Çünkü bu tür yerleşim yerlerinde gerçek Fransa'nın, "derin Fransa"nın nabzı atar, kapalı kapılar, çekili perdeler, yüksek bahçe duvarları belki hemen gizlerini açmaz size, taş duvarların ardında geçip giden hayatlar kendini ele vermez. Ama bir süre kalmayı göze alırsanız yeni bir dünya, kuytuda kalmış nice dramlar keşfedebilirsiniz.
Kuşkusuz bu nedenle Fransız edebiyatının önemli yapıtları, özellikle de 19'uncu yüzyılda yazılmış gerçekçi romanlar taşra kökenlidir; Argentan'a benzeyen küçük kasabalarda yaşayan, ne var ki daha güzel, daha heyecanlı hayatların hayalini kuran insanları anlatırlar. Onların özlemlerinden, yalnızlık ve açmazlarından, sıkıntılı ve sonu kötü biten trajik hayatlarından kaynaklanan bir dünya sunarlar bize. Flaubert'in "Madam Bovary"si örneğin.
Eski bir kent
Trenden indiğimde ufak tefek bir kadın karşıladı beni, Flaubert'in ünlü kadın kahramanına benzemiyordu belki ama yazarın yapıtından beyazperdeye yapılan uyarlamalar arasında kanımca en başarılısı olan Gaumont Prodüksiyon'un filmindeki Isabelle Huppert'e biraz benziyordu. Isabelle gibi onun da çilliydi yüzü, saçları derli toplu ve kısaydı, safmış gibi görünen bakışları gerçekte çapkın bir kadının sıcaklığını gizliyordu. Baştan çıkarmak isteyen bir davranış içinde değildi, hayır. Ama belli ki, kent kitaplığında görevli olduğu için çok roman okumuş, Emma Bovary gibi o da başka hayatların, başka aşkların hayalini kurar olmuş, belki de Paris'te bir sevgili bulup kocasını aldatmaya başlamıştı.
Argentan belediye başkanı bana kenti gezdirmesini rica etmişti ondan ama gezip görülecek fazla bir şey de yoktu. Gerçi eski bir kentteydik, surların bir bölümüyle Marguerite Kulesi -yusyuvarlak, kurşun külahlı o canım taş kule!- 12'nci yüzyıldan kalmaydı, bir dönem soyluların oturduğu 18'inci yüzyıl mimarisinin özelliklerini taşıyan, bahçe içinde güzel köşkler, hatta daha eski yapılar da vardı. Örneğin ana yolun açılmasıyla ortaya çıkan, duvara gömülü sarı kirişleri ve pembe sıvasıyla bir pastayı andıran, Argentan'ın en eski evi, sonra bölgenin gastronomik lokantasını barındıran değirmen, yüksek bahçe duvarlarının ardına gizlenmiş, arduvaz çatılı başka evler.
Suçluluk duymayan bir kadın
1189 yılında Kraliçe Alienor d'Aquitaine bile uğramıştı buraya, Haçlı Seferleri'nden dönen oğulları Aslan Yürekli Richard ve Topraksız Juan'ı buradaki şatosunda ağırlamıştı. Ama işte tarih bitiyordu bir yerde, Argentan da benzeri tüm kasabalar gibi birkaç eski yapıyla dar sokaklardan ve kiliselerden ibaretti. Ortasından da bir ırmak geçiyordu elbet: Orne. Ama suyu azalmış, bereketi kalmamıştı. Görülmeye değer eski bir taş köprü bile yoktu üzerinde.
Kitaplık görevlisi genç kadınla Argentan'ı gezerken Madam Bovary'nin trajik sonunu düşünüyordum. Hayaller kuran, yaşadığı taşra hayatından nefret eden, kocasını daha renkli, daha çekici bir hayat uğruna aldatırken pek fazla suçluluk duymayan bir kadındı. Aşağı Normandiya'nın bu tipik kasabası Flaubert'in gerçekçi bir bakış açısıyla betimlediği Yonville'e benziyordu.
Gerçi aradan çok zaman geçmiş, ne Altın Aslan Hanı'ndan ne de Kırlangıç adındaki posta arabasından bir iz kalmıştı ama kiliseler, sokaklar, taş duvarlar, bu duvarların ardında yaşanan gizli hayatlar sanki hiç değişmemişti. Romanın unutulmaz kahramanlarından eczacı Homais çıkıp gelebilirdi her an. Ya da Emma Bovary hayatına son verecek zehiri almak için onun eczanesine doğru koşarken, siyah mantosu ve kenarları rüzgarda dalgalanan şapkasıyla yanımızdan geçip gidebilirdi.
Argentan... Nice gizli hayatın, özlemlerin yaşandığı, gerçekleşmeyen hayallerin kurulduğu, başkente ne çok uzak ne de çok yakın, eski, gün görmüş kasaba. Taşranın nice romana konu olmuş sıkıntılı atmosferini, ağırlığını, kederini dağıtamayan bakımsız kahvelerle köhne sinemaların kenti. Bizim Türkler nereden duymuşlarsa Ardahan'dan, Kars'tan, Sivas'tan gelip buraya yerleşmişler. Evet, buraya bile.
Türklerin katkısı
İnşaatlarda çalışıp biraz para kazandıktan sonra dönerci dükkanlarını açmışlar. Hatta onunla da yetinmeyerek geçen yıl aralarında topladıkları parayla bir cami bile yaptırmışlar. Argentan'ın değişip gelişmesine, bir anlamda çok kültürlü yapısına katkıda bulunmuşlar böylece. Ortaçağdan kalma kiliselerden birinin yakınındaki garajdan bozma evi de onarıp camiye dönüştürmüşler. Artık Argentan'ın surları, eski evleri, sivri külahlı kuleleri, Flaubert'in romanına atıfla "Bovarizm"in yol açtığı, gerçekle uyuşmayan hayatlardan kaynaklanan gizleri yok yalnızca, Türklerin cuma namazını kıldıkları bir camisi de var. Ama camide imam yok. Henüz yok.
|
|
|

|