|
Akıl versin
Kupa çeyrek finalinde ezeli rakipten sıyrılıp, en güçlü rakibi iki adım önce eleyerek hedefe gitmek, belki çeyrek asırlık bir özlemi dindirebilirdi. Bu amaç uğruna sahada futbolu en aza indirgemek ve ilk maçtaki avantajlı skoru korumak adına soğukkanlı bir oyun sergiledi Fenerbahçe. Galatasaray, saha dışı etmenlerle de mücadele ettiği için dikkat kaybına uğradı ve Fenerbahçe'ye oranla daha üstün gol çabası harcamasına karşın zarar etti, elendi. Dün futbol yok, gol vardı. Türlü türlü de kirlilikler.
Tuncay'ın golü erken gelmiş olmalı ki, o dakikadan itibaren Fenerbahçe teslimiyet bayrağını çekiyordu Galatasaray'a. Oysa, Kadıköy'deki 2-1'lik galibiyetin üzerine bu gol çok şey demekti. O karmaşada anlayamadı Daum'un öğrencileri bunu. Deniz'in iliştirildiği sağ kanadı açık veren Fenerbahçe savunması, soldan da ortadan da oyunu eveliyor, geveliyordu. Önder'in ani eksikliği, rayına girmeye yüz tutmuş Fenerbahçe savunmasının adeta yayını koparmış gibiydi. Bu ayarsızlık sarı- lacivertlilere pahalıya mal oluyor ve 8. dakikada gelen yarı final gerisin geri gidiveriyordu öncelikle. Necati ve Hasan, özellikle de Ayhan'ın hareket temposu, Fenerbahçe savunmasına fazla geliyordu.
Manzaraya bak
Bu manzara, skoru 2-1'e getirerek, ilk yarının sonunda çeyrek finaldeki ilk maçın avantajını eşitliyordu. Bu eşitliği bozamayan ise Necati gibi, Alex gibi, şöhreti geveze, ama boş kaleye karşı nutku tutulan oyuncuların kaçırdığı goller oluyordu. Bariz pozisyon ve top kullanmada üstünlük ikinci yarıda Galatasaray'a istediğini getirmiyordu. Appiah'ın ansız golü, baskın hücum peşindeki Galatasaray'ı ateşlese de, süre yetmiyordu. Zira maçın son bölümü tek kale oynayan Galatasaray, dağınık görüntüsüne karşın 3 goldeki rahatlığını yakalayamıyordu. Fenerbahçe, Tuncay'ın golü ile en kolaya indirgediği turu, göstere göstere zora sokuyor, kendi klasiğini yaşıyor, bu sezonki şans istikrarının da etmeniyle turu geçiyordu.
Spordan, skordan, futboldan, yıldız oyunculardan, rekabetten, yüzer yıllık tarihlerden öte konuşmamız gerekenler var aslında. Dün gördüğümüz manzaradan eğer utandıysak elbette. Sanki İstanbul'un göbeğinde değiliz de, Orta Afrika'da kabileler arası maç izliyoruz. Tribünlerdekiler inatla, içi su dolu plastik bardakçıkları konfeti gibi sahaya yağdırıyor. Ahlaksız söylemler artık kimsenin suratını kızartmıyor bile. En ağır küfürler ediliyor. Bir ara futbolu bırakıp, şeref tribünündeki hareketlenmeleri izlemek zorunda kalıyoruz. İkinci yarıda Demirlek tribün disiplini konusunda sahaya daha kararlı çıkıyor. Oysa yapacağı, ilk plastik bardak yağmurundan sonra soyunma odasına gitmek ve seyirciye gözdağı vermek. Ama, akıl almadan o da edemiyor besbelli.
ykobal@milliyet.com.tr
|
|