Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 25 Mart 2006 / Cumartesi  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Bir dahinin yalnız dünyası

Fazıl Say sabah 5'te kalkıyor, bazen bir havaalanının tuvaletinde tıraş oluyor, yüzünü kolonyalı mendille yıkıyor, uçakta kahvaltı yapıyor. 2006'da bu tempo ile 130 konseri var. Bu, üç günde bir konser vermek, her gün bir başka ülkede, bambaşka bir otelde gecelemek, dostlarını, ailesini, kızını, köpeklerini görememek, hiçbir yere yerleşememek demek. Hepsinin ötesinde kesif bir yalnızlık demek


can.dundar@e-kolay.net

Yıl 1988. Fazıl Say Düsseldorf'ta
18 yaşında bir piyano öğrencisi... Bir gün Köln'den davet geliyor. Türklerin bir toplantısı var. Arif Sağ çalacak. Ondan önce salonu oyalayacak bir piyano dinletisi planlanıyor.
Flüt çalan arkadaşıyla "Harçlığı çıkarırız" düşüncesiyle gidiyorlar.
Salona vardıklarında "Kahrolsun faşizm" sloganları karşılıyor bizimkileri... Bir kenarda olanları izliyorlar. Piyano resitali dinleyecek bir kitleye benzemiyor salondakiler.
Üstelik Fazıl ve arkadaşı piyano ve flüt çalarken nota sayfalarını çevirecek biri yok. Rica ediyorlar, birisi bu işle görevlendiriliyor. Hayatında ilk kez nota sayfası gören görevliye işi anlatıyor Fazıl:
"Şimdi ben kafamı öne eğince şu sayfayı çevireceksin." Anlaşıyorlar.
İki kafadar sahneye çıkıyor. Fazıl piyanonun başına geçiyor. Başıyla flütçü arkadaşına "Başlayalım" işareti yapıyor. İşareti gören bizim ufaklık daha ilk nota basılmadan sayfayı çeviriveriyor.
Fazıl ne olduğunu anlamadan flütçü arkadaşı durumun komikliğini fark edip "phfffff..." sesiyle kahkahasını püskürüyor flütün içine doğru... Flüt tükürükle doluyor.
Piyanist şaşkın, flütçü elde mendil flütünü temizliyor. Konser berbat oluyor. Senkron tutturamıyorlar. Salon gülüyor. Parça bitmeden sessizce bitiriyorlar.
Organizatör sahneye geliyor. Gençleri rencide etmeden durumu izah için şu konuşmayı yapıyor: "Genç arkadaşlarımız iyi niyetle ellerinden geleni yaptılar. Bu seferlik olmadı. İlerde onları Türkiye'nin medarı iftiharı olarak alkışlayacağız."
Bunun bir kehanet olduğunu kimseler bilmiyor o zaman... Fazıl Say dışında...

Özenilen hayat!
Geçen hafta İsrail turnesinin Kudüs durağında, tatlı tatlı ısıtan bir bahar güneşi altında unutulmaz bir öğle yemeği seansında anlattı bu gençlik öyküsünü Fazıl.
Geçen 18 yılda organizatörün kehaneti gerçekleşti ve o gençlerden biri Türkiye'nin gurur kaynağı oldu. Ancak Fazıl hâlâ 18 yaşında harçlığını çıkarmak için piyano çalan o muzip çocuk havasında...
Üzerinde çizgili tişörtü, bacağında bol cepli eski kotuyla dünya turnesine değil de yaz kampına gelmiş gibi... Sırtında çantayla yaşayanlardan biri o... Dışardan bakınca herkesin hayalini kurduğu bir hayatı yaşıyor:
Her gün başka kentte açıyor gözünü... Parmaklarının ucunda dünyayı dolaşıyor. Öğle yemeğini Capetown'da yiyor, ertesi gün Tokyo'da kahvaltı ediyor. Yeni insanlar, yeni dünyalar tanıyor her gün...
Acaba?
Bu güzel tabloyu Fazıl'dan dinleyelim:
"Uçak yolculuklarını aklıma bile getirmek istemiyorum artık... Bu sıkıntıya katlanmak zorunda olduğumu biliyorum, o kadar! Yılda belki 100 yolculuk, belki daha fazla... En kısası saatlerce... Kıtalararası yolculuklar bitmek bilmiyor. 'Gidiyorum gündüz gece...' Bulutları bile görmüyorum ki somurtmayı öğreteyim. (...) Kitap bile okumak gelmiyor içimden... Kimi zaman düşler kuruyorum, kimi zaman konçertoları evirip çeviriyorum kafamda... Ama bunları çaresizlikten yaptığımı biliyorum hep... Zorla güzellik mi olur? Düşlerin de tadı kaçıyor, konçertoların da..." ("Uçak Notları", Müzik Ansiklopedisi Y., 1999)
Neden bu bedbinlik? Programını incelerseniz hemen çözebilirsiniz:
2 Mart'ta İsviçre'deymiş Fazıl...
5 Mart'ta İsrail'e gelmiş. Burada 15 günde 13 konser verecek. Her gün gündüz provası, gece konseri var. Kalan zamanlarda yolda...
25 Mart'ta İsviçre'ye dönüp Avrupa turnesine başlayacak. 26 Mart'tan 6 Nisan'a kadar Almanya'da... 9 Nisan'da Baltimore'a uçup Amerika turnesine başlıyor. 11'inde Champaign'de... 14'ünde New York'ta...
15-23 arası Türkiye'de bir soluk alıp sevdikleriyle buluşacak. Türkiye konserlerini yapacak. Sonra yeniden yollarda...
28-29 Nisan İtalya... 2 Mayıs Güney Afrika... 7 Mayıs Münih ve Avrupa turnesi...
Üstelik her birinde bir dünya starını izlemeye gelmiş ortalama 2 bin seyirciye en iyi olduğunu kanıtlamak gerekiyor. Ne stres!

Müzik verdiğini alıyor
Bu onun hayatından bir kesit sadece...
12 yıldır hep böyle, sırt çantasıyla yaşıyor.
Sabah 5'te kalkıyor, bazen havaalanı tuvaletinde tıraş oluyor, yüzünü kolonyalı mendille yıkıyor, uçakta kahvaltı yapıyor.
Türkiye'deki menajeri ve dostu Kadir Dursun'un elindeki programa göre 2006'da bu tempo ile 130 konseri var. Bu, üç günde bir konser vermek, her gün başka ülkede, başka bir otelde gecelemek, dostlarını, ailesini, kızını, köpeklerini görememek, bir yere yerleşememek demek.
Hepsinden öte kesif bir yalnızlık demek.
Zaten az akrabası ve arkadaşı olan bir tek çocuk için bu tempoda bir evi, düzeni, aileyi, bir ilişkiyi sürdürmek mümkün mü?
Nitekim geçen yıl boşanmak zorunda kaldı Fazıl... Kızı Kumru'yu İsviçre konserine götürdüğünde görebildi.
12 yıldır ilk kez geçen yaz bir konser iptal edip Patara'ya tatile gidebildi.
Ne çelişki: Ona tatmini, şöhreti, parayı, kazandıran müzik hepsini geri almış adeta...
Koşturarak konser verirken ne tatmin olmak mümkün ne şöhretin tadını çıkarmak ne de para harcamak...

SAHNEDE
Zen oyunu gibi

Piyano ona hem hayat veren hem hayatından eden alet... Ona düşman mı acaba bu yüzden?
Sahnede onu piyano başında izlerken hiç de öyle görünmüyor.
Tersine çıktığında onu şöyle bir okşuyor. Sonra orkestra çalmaya başladığında etrafı süzüyor, arada seyirciye ya da dönüp kemanlara bakıyor, saçlarını karıştırıyor, dili dudaklarında geziniyor, bazen hüzünleniyor, bazen gülümsüyor. Sonra kollarını sıvıyor ve başlıyor.
Yem saçan elleriyle, kendi halinde duran binlerce kuşu havalandırırmış gibi havalandırıyor notaları... Bazen tek eliyle çalarken öbür eliyle notaları semaya uğurluyor; bazen sadece kendisinin bildiği bir dilden, sadece kendisinin duyabileceği bir iç sesle notalara eşlik ediyor.
Zaman zaman o ses, ağzından kaçıveriyor, salon dalgalanıyor. Ama o, evde kendi başına çalarmış gibi ya da prova yaparmış gibi rahat...
Halinde, "Amadeus" filmindekine benzer bir Mozart haşarılığı var.
Arada vücudunun yarısıyla ileri geri gidip geliyor. İbrahim Tatlıses'in sahnede arada zıplayarak yaptığına benzer bir işlevi var bunun:
"Enerji depoluyor."
Kötü çalarsa, yanlış basarsa? Sorun değil,
"5 saniye yanlış bastıysam önümde daha
39 dakika 55 saniye var" diye düşünüyor. Mükemmel çalma gibi bir derdi yok. Hissederek çalmak daha önemli... Ama mükemmel çalamadan hissederek çalmak mümkün değil. Ancak ondan sonra ulaşılabilen bir aşama...

Cep telefonu çalarsa...
Çalarken dikkati dağılmaz mı?
Elbette, dikkati dağıtabilecek 2-3 bin unsur var: Cep telefonu, şefin uyumsuzluğu, önde kötü bakan seyirci, orkestranın isteksizliği...
"Kötü çalıyorsam ya da ters bakan bir adam dikkatimi dağıtıyorsa o anda faşistleşmem lazım. Zen oyunu gibi bedeni ruhla yenmem lazım. Üstte kalıp şarkını çalacaksın."
Piyano ile aralarında hep böyle aşk mı var?
Hayır, Say'ın içinde bir şarkı var. (Ona göre insanlar ikiye ayrılıyor: İçinde şarkı olanlar ve olmayanlar... Olanlar -Sezen Aksu, Zuhal Olcay gibiler yani- hayvani sayılacak bir içgüdüyle
o şarkıyı dışarı çıkarıyorlar. Birini beğenmediğini ifade edeceğinde "İçinde şarkı yok onun" diyor.)
Şarkı çıkmazsa tuşları kırbaçlıyor parmaklarıyla... Hakaret ediyor piyanosuna, tokatlıyor. Ayağa kalkıp çalıyor; söz dinlemeyen bir ata hükmetmeye çalışan zalim bir süvari gibi.
Onu, artık "benim dünyam" dediği Mozart çalarken değil, Rahmaninov ya da Paganini çalarken izlemelisiniz. Büyük enerji istiyor Rahmaninov çalmak; dört gün üst üste çaldığında kilo veriyor, harap oluyor.
Ama alkış yağmuru altında, mahcup bir çocuk gibi ellerini kavuşturup seyircisini selamlarken içindeki şarkıyı doğurmuş olmanın mutluluğu yüzünden okunuyor.


KULİSTE
2,5 paket sigara, 1 kadeh votka...

Dünyanın en iyi orkestralarından biriyle çalmak üzere, dünyanın en iyilerini dinlemeye alışmış bir seyircinin karşısına çıkmak üzereydi.
Onu İsrail Filarmoni'nin kulisinde, Arthur Rubinstein odasında gözledim.
Son derece rahattı.
"Konser öncesi stres"i sordum. "O hastalıktan bende yok" dedi. Bir tek geçenlerde kaybettiği hocası Kamuran Gündemir izleyeceği zaman eli ayağına dolaşırmış konser öncesi... Onun dışında asabiyeti yok. Gün boyu konsantre oluyor. 2,5 paket sigara içiyor ("yiyor" mu demeli...). Sonra konser yaklaşınca bazen bir kadeh limonlu votka içiyor.
İkiye çıkarırsa konser öncesi kuliste bir "kahve çakıyor". Konsere 15 dakika kala piyanoda biraz parmaklarını açıyor.
Bol cepli, eski kotuyla çizgili tişörtünü çıkarıp cicilerini giyiyor.
Ve çıkıp çalıyor.
"Havamdaysam iyi gider, değilsem zor" diyor. Dönüşte sanki koca bir salonu fethetmiş dahi değil, balıktan dönmüş bir yorgun bir avcı gibi hızla soyunup kotunun tanıdık kalıbına atıyor kendini...
Tanışmaya gelenlere imza veriyor; arada genç bir yetenek getirirlerse sabırla dinleyip öğütler veriyor.
Sonra gündüz esaretinin acısını çıkarmak üzere dışarı atıyor kendini; geceye akıyor.
Bir pizzacıda ya da barda, "Amadeus"takine benzeyen o muzip oğlan çocuğu oluyor yeniden...

DIŞARIDA
Eğlenceli bir adam

Konser salonu dışında da müthiş eğlenceli bir adam Fazıl... Güler yüzlü, esprili, sevecen, bir koca çocuk... Sağlam bir dost...
35 yıllık ömrünün neredeyse tümünü piyanonun emrine vermiş, dünyaya kendini kabul ettirmiş ama bu haklı şöhreti zerrece karşısındakine hissettirmiyor.
Politikadan, aşktan, sanattan konuşmayı seviyor.
Cebi adreslerle, telefonlarla dolu... Kendisini karşılayanlara "Sen konser salonunun adresini ve telefonunu şuraya yaz" deyip kayıplara karışıyor.
Konsere kadar hayatını yaşamaya çalışıyor.
Tek derdi, kendine, sevdiklerine ayıracak vakit bulamamak...
Bunu da halletmek üzere...
Artık bıkkınlık vermeye başlayan konserler yılda 120'den 75'e inecek önümüzdeki yıl...
Fazıl da icradaki yeteneğini besteci olarak da kanıtlayacak.
Birazcık boş vakit bulduğunda bir kayalığın üzerinde beste yaparken bulunması ondan...



PAZAR
"Rüya görür gibi şarkı görüyorum!"
İstanbul Film Festivali'nin 'Emek' tablosu
İşte markaların yeni yüzleri
Çiçek çocuklardan kayıp çocuklara...
2003'te çekildi, tüm dünya beğendi, nihayet vizyonda
"Lisede tarih kitabı okumadım"
Mudanya'da bir Ege esintisi: Tirilye
Gizli hayatlar
Bir denizaltı gibi
Alibeyköy'ün tulumbacı sokağı
Martınızı bozabilir miyim?
Bir dahinin yalnız dünyası
Güneş tutulmasının etkileri
Washington lokantaları
Cemil Meriç
Detoks yapma zamanı geldi
Özür dilerim
Pembe Panter'in dönüşü
Şili'de "şarap baharı"





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Mılor
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet