|
Fiske, çimdik, kulak çekme...
Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:
- Hoca sence, Başkan Bush'un Irak'a demokrasi getirmeye kalkması neye benzedi?
Hoca:
- Azgın bir erkek kirpinin, demiş; uzaktan dişi bir kirpi sanarak, tadını çıkarmak için üstüne binmeye kalktığı bir elbise fırçasına benzedi.
- Nasıl yani?
- Nasıl olacak; ne erkek kirpi, yani Başkan Bush tadını çıkarabildi bu işin; ne de elbise fırçasının, yani Irak'ın, kılları dökülme ötesinde bir yavrusu oldu...
* * *
Siyasetçilerimiz arasındaki polemiklerin üslubu malum:
- Sana benim vereceğim cevap ancak "..." olabilir...
- Sen o 3 noktanı al, önce göğsüne tak; sonra da istersen münasip bir yerine sok...
- Ananı da al git lan...
* * *
Delinin biri, yün bir yumağı sağmak için, ucunu bulmaya çalışıyormuş. Bir başka deli görmüş kendisini:
- Hiç arama boşuna, bulamazsın, demiş; ucunu çoktan kestim ben onun...
Ve bilge kişiler bu tür tartışmalara uzaktan bakar ve şöyle derlermiş:
- Deli pazarı, bok pazarı...
* * *
Yargı birliğinden yana olan bir hukuk profesörü; Şemdinli ile Susurluk olayları arasındaki farkı anlatıyormuş:
- Her iki olay arasındaki fark, tıpkı trafik lambaları gibi, diyormuş. Şemdinli olayı, "Dur, kırmızı"; Susurluk olayı ise hep biliyoruz "Geç, yeşil"...
* * *
Bektaşi babasına sormuşlar:
- Baba erenler, din adamları şehirli zenginleri mi korur, yoksa yoksul köylüleri mi?
Baba erenler:
- Elbet de, şehirli zenginleri, demiş...
- Yok canım, nasıl olur?
- Şehirli zenginler etli şaraplı, kadınlı kahkahalı sofralarda keyfederken; onlara öfkeyle, dişlerini gıcırdatarak bakan yoksul köylülere:
"- Hiç kızmayın; etli şaraplı, kadınlı kahkahalı sofralarda keyfedenlere. Onlar nasıl olsa öldükten sonra cehennemde cayır cayır yanacaklar. Sizler ise öldükten sonra, öyle bir ödüllendirileceksiniz ki, Allah Allah; diyerek ve kentlilere karşı, zavallı köylüleri teselli edip, rahatlatarak...
* * *
Bir başbakanla, sade bir vatandaş arasında ne fark varmış biliyor musunuz?
Biri zamanı ölçmek için, basit bir kol, yahut cep saati taşırken; öteki, yerden tavana sarkaçlı bir salon saatini sırtında taşıyarak dolaşırmış.
Başbakan Tayyip Bey; kendisini, hangisine benzetmeyi yeğler bilemiyoruz tabii...
* * *
Borazan Tevfik, kuraklık çeken bir bölgeden aldığı bir mektuba bakarak:
- Adamların durumu berbat, demiş; tıpkı tüm suyu çekilmiş gibi görünen AB ile olan müzakerelere benziyor...
Ve arkasından da eklemiş:
- Baksanıza kuraklık o kadar ki, mektubun pulunu bile çengelli iğneyle tutturmuşlar...
* * *
İlki 1901'de verilmeye başlayan Nobel Edebiyat Ödülü'nü, üçüncü 10 yılında kazanmış olan yazar ve ülkeler:
1931 - İsveçli şair Erik Axel Karifeldt.
1932 - İngiliz romancı John Galsworthy.
1933 - Sovyetler Birliği'den romancı İvan Bunin.
1934 - İtalyan oyun yazarı Luigi Pirandello.
1935 - Ödül verilmemiş.
1936 - ABD'li oyun yazarı Eugene O'Neil.
1937 - Fransız romancı Roger Martin du Gard.
1938 - ABD'li romancı Pearl Buck.
1939 - Finlandiyalı romancı Frans Eemil Silanpaa.
1940 - Ödül verilmedi.
* * *
Bizler ise o tarihlerde de, her zaman olduğu gibi, ülkeyi kalkındırmakla uğraşıyorduk...
* * *
Ziya Osman'dan bir şiirle bitirelim yazıyı...
Sabahın Dördü
Saat, sabahın dördü.
Rüzgâr çığlığı, kedi miyavlaması,
Uyanan kim? Kim öksürdü?
Kavuşmak üzereyiz aydınlığa...
İlk kapı açılıp kapanması.
Et kamyonu, çöp arabası,
Bir gün daha!..
c.altan@prizma.net.tr
|
|