|
Hayat Defteri:
Biz büyürken çocuklar birer proje değildi; biraz daha gelişine göre vuruyordu anne babalar. Doğrusu, fena bir hasat da olmadık. Sokakta, okulda, "ma'allede" yolumuzu kendi başımıza bulduk.
Oyuna alınmayınca ne yapacağımızı, top bize ait olunca krallığımızın top patlayana kadar süreceğini öğrendik: Kendi başımıza. Apartman boşluklarında film anlattık, çamurdan köfteler yaptık.
Peki şimdi, çocukları olacak diye şehir dışındaki, İsviçre'den bozma sitelere taşınan, daha çocuğun göz rengi belli olmadan o gözün göreceği her şeyi ayarlayan, çocuğun "memleketle" temas etmesini olabildiğince geciktirmeye çalışan anne babalar ne yapıyor? Son beş yıldır şahlanan "lüks bahçeli siteler" projesinin çocukları daha ürün vermedi.
Daha o çocukları görmedik. Acaba o çocuklar nasıl insanlar olacak? Eğer sitedeki özel kolej-Avrupa'da üniversite-ABD'de mastır, doktora şeklinde ilerleyen zorunlu güzergâhtan çıkarlarsa bir gün mutlaka bu "memleketle" karşılaşacaklar.
Acaba o çocuklar kendi ülkelerine "düştüklerinde" ne yapacaklar? Bıçaklarla büyüyen diğer çocuklarla karşılaştıklarında hangi dilde konuşacaklar?
Devleti 'zıplatmak'!
Hiç de yol almıyor değiliz. Yakın zamana kadar "Kürdistan" demek yasakken çarşaf çarşaf yazdım ben bu gazetede Kürdistan yazı dizisini.
"Ben Kürt'üm" demek aforoz sebebiyken şimdi konferanslar düzenleniyor ülkenin en ciddi üniversitelerinde.
Devletimizin dili "Kürt" demeye dönmezken şimdi hasbelkader, karikatürize de olsa Kürtçe yayınlar yapılıyor memleketimizde. Ama en acayibi bendenize göre nevruz günü olanlardır. Devlet erkânı, bu ülkede, nizami bir şekilde dizilmiş odunlarla, nizami bir şekilde yakılmış nevruz ateşi üzerinden atlamıştır.
Valiler, komutanlar el ele tutuşup çocuklar gibi şen, ya Allah bismillah, nevruz ateşinin üzerinden zıplamıştır. Yaşanan onca şey nihayet devletimizi ateş üzerinden zıplatmıştır. Az şey mi? Devletimiz bu yolla en azından baharın farkına varmıştır.
Vapurunu verme kaptan!
Tam siz gazete okurken, tam sıkıntıyla işinize başlarken, tam bu ülkede, bu hayatta hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünürken, sabahları bir ses çarpıyor İstanbul'un kıyılarına. Kaptanlar öttürüyorlar vapurların düdüklerini. Denizden bir selam çakıyor kaptanlar. "Vapurumu Vermiyorum!" eyleminin düdükleri bunlar.
İyi geliyor insana. Kaptanlar, yolcular ve vapurlar hep birlikte "yeni dünya düzenine" direniyorlar. Daha pahalı, daha hızlı, daha tatsız bir İstanbul'a karşı: Vuuuuu! Vuuuuu!
Uzadıkça düdük, denizin ortasındaki kaptanlar ve kıyılarda, işyerlerinde, otobüslerde, yollarda insanlar kendi kendilerine gülümsüyorlar. Bir şifre gibi dolanıyor şehrin sokaklarını vapurların selamları. Vapurlar sanki ölüme karşı son kez çığlık atan filler gibi bağırıyorlar.
Sevgili Belediye Başkanı, size sormak istiyorum, en ince ve en meraklı sesimle:
Bunu niye yapıyorsunuz Allah aşkına? İstiklal Caddesi'nin böğrünü biz içki içmeyelim diye deştiniz, tamam. Ne uysal bir halkımız varmış ki, o esnaflar bir kez bile kepenk kapama eylemi yapmadılar. Taşlar hoşunuza gitmedi, şimdi yeniden bir böğür deşme harekâtından söz ediyorsunuz. Aniden ve çılgınca başlattığınız inşaatlarla İstanbul'un zaten kalmamış olan sinirlerini tel tel ettiniz. Şimdi yeniden vapurlara takıldı aklınız. Yahu, bari şu vapurlarımızı bize bırakınız!
Siz, o vapurları bizden alırsanız İstanbul'un şiirinden kaç dize sökeceğinizin farkında mısınız?
Sevgililer martılara simit atmasın mı? Kız üşüyüp güvertede oğlana sarılmasın mı? Çımacılar buğulu nefesleri ve siyah parkalarıyla halat atmasın mı? Şehir hatları vapurlarını kaldırarak İstanbul resminin ortasına bir hançer saplayacağınızın farkında mısınız? İnsanlara niye istemedikleri şeyleri yapıp duruyorsunuz? Kim size "Vapurlara gıcık oluyorum, kaldıralım" dedi? Kim size "Yahu şu İstiklal Caddesi'ni deşelim, bozalım bozalım yeniden yapalım!" dedi. Onu bize bi' söyler misiniz?
Bu şehirde yaşayan kimse sizin hızlı, kapalı ve ruhsuz deniz araçlarınızı istemiyor. Niye anlamıyorsunuz?
ecetem@hotmail.com
|
|