|
 |
|
|
Takım yazarı olmayı reddediyorum
Ben Mehmet Demirkol, Türkiye'nin en saygın spor sayfalarından birinin yazarı ve yine en saygın TV programlarından birinin devamlı katılımcısı olarak, takım yazarı ya da temsilcisi olmayı, öyle anılmayı ya da etiketlenmeyi reddediyorum. Bu tip yakıştırma ve etiketlemeleri de meslek anlayışım açısından hakaret kabul ediyorum...
Galatasaray Kongresi'ndeydim. Devre arkadaşlarım oylarını kullandıktan sonra her zaman olduğu gibi Çiçek Pasajı'na yöneldik. Mektep'in kapısından çıkınca orada birikmiş taraftarlardan biri yanıma geldi ve "Mehmet Bey" dedi "Siz Fenerbahçeli değil misiniz? Ne işiniz var burada ?" Aynı günün akşamı... Bu kez Taksim Talimhane'de bir kuruyemişçi. Baktı yüzüme ve kibarca, "Kusura bakmayın, ama sizi hiç sevmiyorum. Fenerbahçe'nin haklarını korumuyorsunuz" deyiverdi.
Bu kibar vatandaşların verdiği tepkileri anlıyorum. Onlara ya da Türkiye'nin her tarafında olumlu ya da olumsuz tepkilerini ahlâk kuralları içinde ortaya koyanlara da saygılarımı sunuyorum. Bizim işimiz futbolu eleştirmekse, okurun, izleyicinin bizleri tenkit etmesi doğaldır. Söylenecek en ufak bir söz yok. Bana bir yerlerde eleştirilerini iletmiş olanların, nasıl güleryüzlü cevaplar aldıklarını da en azından bu insanlar bilir.
Ama bu eleştirilerin ana fikrinde bir yanlışlık var. Bu yazıyı bunun altını çizmek için yazıyorum. Şimdiden söyleyeyim bu bir taraftar değil, medya eleştirisidir.
Bu meslekteki ilk ve son kimliğim gazeteciliktir. Ne babadan kalma Fenerbahçeliliğim, ne yuvadan yetişme Galatasaraylılığım. Ne de hayat görüş, duruşu ve espri ruhuna hayranlığımdan kaynaklı Beşiktaş tribünüseverliğim.
Ben futbolseverim. Bu oyuna 3 yaşında aşıktım. Ve aşkım hiç bitmedi. Sokakta oynanan futbolu da, Dünya Kupası Finali'ni de, Serie B'yi de, Premiership'i de olanaklar ölçüsünde yerinde ya da ekranda seyrederim. Bir sezon kalbim Gençler'e gider, bir sezon Kayseri'ye. Bir dönem Torino her şeyden önemlidir, bir kupada Kolombiya için dua ederim.
Kimliğim gazetecilik
Ben bu oyunu severim. Bu oyunu severek oynayana gider yüreğim. Ama bunlar özel hayatım ve biz ve sizler açısından önemli olan o değil. Önemli olan ne iş yaptığınız, işinizi nasıl yaptığınızdır. Yani mesleğiniz. Ben gazeteciyim. Sizin zevkle, hırsla, kinle, acıyla, sonsuz mutlulukla takip ettiğiniz maçlar ve sezonlar benim için 'iş'tir. İş, severek ama soğukkanlı, adaletli ve doğru yapılmalıdır. Yani sizin mal alıp satmanız, pencere takmanız, bina dizayn etmeniz, hasta kabul etmeniz gibi. İşinizi yaparken ne kadar duygularınızı katıyorsunuz? İşte benim durumum da budur. Futbol benim 'iş'im. İşimi yaparken, ben Fenerbahçeli değilim, Galatasaray Liseli değilim, solcu değilim, mizahperver değilim. Ben spor yazarı da değilim. Ben futbol gazetecisiyim. Çünkü hemen hepsini seyretmeme rağmen diğer sporlar üzerine konuşacak yeterliliğim yoktur. Ben futbol bilirim. Futbol yazarım. Sergileneni, konuşulanı, hissedileni yazarım. İşimi beğenebilir, beğenmeyebilir, nefret edebilirsiniz. Tepki de koyarsınız. Ama beni etiketlemeye çalışmayın. Bunu yapmak kolay değildir, şaşırırsınız.
İşte şaşırdığınız zaman da böyle sorarsınız. "Ya sen Fenerli değil miydin? Ne işin var Trabzon-Galatasaray, Beşiktaş-Erciyes maçında? Sen nasıl Fenerlisin neden korumuyorsun hakkımızı?". Biliyorum alışkın olduğunuz bu. Takım yazarlığı, taraftar yazarlığı. Ben öyle değilim, kusura bakmayın.
Ben gazeteciyim. Bana gazeteciliğin bir numaralı kuralı iyi öğretildi. Gazetecilik uygun mesafede durabilme sanatıdır. Bu yüzden hiçbir kulübün üyesi değilim. Hiçbir kulüple maddi manevi bir ilişkim, bağlılığım yoktur. Yöneticiler, teknik adamlar ya da futbolculardan "Mehmet Demirkol benim arkadaşımdır" diyebilecek bir kişi bulamazsınız. Bu tip ilişkileri, üyelikleri olanları suçlamıyorum. Ama benim düsturum budur. İzin verin bazıları da farklı olsun. Kulübünüzün, basında bolca temsilcisi var zaten. Bırakın bazıları da böyle olsun. Ve alışmaya başlayın. Çünkü benden sonra gelen neslin hemen tamamı benim gibi olacak. Tabii patronlar izin verirse. Bu işi bugüne kadar doğru yaptım. Başka türlü de yapabilirdim. İnanın işim daha kolay olurdu. Bir takımın maçlarına gider, nefret ettiğim uçuşları azaltırdım. Daha az dolaşır ve takım yazarı olarak daha çok para kazanırdım. Ama olmaz. Olmamalı! Ben doğrusunu yapıyorum ve içim rahat.
Kusura bakmayın
Sevmeyen Fenerli kadar seven Fenerli, sevmeyen Galatasaraylı kadar seven Galatasaraylı, Beşiktaşlı Trabzonlu'yla karşılaştığımdan doğrusunu yaptığımı biliyorum.
Ben şahsım adına bundan sonra da Türkiye'nin ve dünyanın her yerinde "stadyum"da maç seyretmeye, her takımın, her seyircinin acılarını, mutluluklarını anlayıp aktarmaya devam edeceğim. Bir futbol gazetecesi gibi davranacağım, bir takım yazarı, temsilcisi, hak savunucusu olmayacağım. Konu milli maçlar olsa bile!.
Ben Mehmet Demirkol! Takım yazarı olmayı ve öyle davranmayı şiddetle reddediyorum. Bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da...
Galatasaray 'Bilgili'sini seçmedi
Canaydın'ın liste hamleleri vs. mutlaka oyların artmasına neden oldu. Hiç kuşkusuz. Ama izlediğim, insanlarla konuştuğum, anlamaya çalıştığım o kongrede benim tespitim biraz başka olacak. Seçimi Canaydın kazanmadı; rakipler, özellikle Şardan kaybetti. Hem de o gün, kongre günü. Oradaki hal ve tavırlarla. Detayına girmiyorum. Ama şunu söyleyeyim. Lisede bu tip bir tavırla sınıf başkanı bile seçilemezsiniz. Galatasaray'da lider olabilmek için o geleneklere uygun bir lider portresi çizmeniz gerekir. Lisenin gelenekleri değişmez değildir. Okulun tarihini bilenler bunların zaman içinde nasıl hızla değiştiğini bilir. Galatasaray bir saray okulu olmaktan bir Cumhuriyet okulu olmaya, bir erkek okulu olmaktan bir karma okul olmaya, bir yatılı okul olmaktan bir gündüzlü okulu olmaya hızla geçmeyi başarmıştır. Ama 'tribün' ekolü olmaya, böyle tribünlerin ekolü olmaya geçmez. Bir gün geçecek, ama önce tribünlerin değişmesi gerekecek. Yönetime talip olan yenilikçiler geleneklerin ana fikrine uymazlarsa, Galatasaray, geleneklerini ve kendi Seba'sını korur. Bilgili'sini öyle hemen seçmez. Şardan ekibi işte bunu bir türlü anlayamıyor.
İntikam
Kan davasında herkes haklıdır. Ya da tam tersi kan davasında haksız yoktur. Sorun sosyal bozuklukta, çarpık gelenekte ve buna engel olmayan düzendedir, hasmını vuran garibanda değil. Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray arasındaki durum da bu. Ali Sami Yen'de yağan onca su şişesi ve bardağı bu mantıkla değerlendirmezseniz kan davasına hizmet edersiniz sadece. Saraçoğlu'nda bir şey atılır, Sami Yen'de biraz daha fazla. 23 Nisan'da daha fazlası olur. Bunu engellemenin yolu, her iki ailenin babasının iki tarafın çocuklarına da aynı şekilde davranmasıdır. Ve muhtar da saygın bir kişi olmalı tabii, cezayı kesmeli. Yoksa "Bizde olmaz sizde olur", "Yok efendim sizde olmuştu, bizde olmadı"larla kan davası çözülmez.
mdemirkol@milliyet.com.tr
|
|
|

|