|
Tecavüz
70'li yılların sonu, 80'li yılların başlarında Göcek koylarında Türklere ait sadece birkaç tekne olurdu. Öyle dev ütü gibi iddialı yatlar değil.
Kıçtan kolunu salladığında elin suya değdiği yelkenliler...
Sahilde yalnızca iki balık lokantası vardı. Gecenin güzelliğini bozmasın diye lüks lambaları bile yakılmaz, kumlar üzerine konulmuş birkaç gaz lambasının titrek ışıkları altında dalga şıpırtıları eşliğinde alçak sesle konuşarak balık, rakı, sohbet geceleri yaşanırdı. Sonra tekneler sessizce demir alır, hayalet gibi süzülerek uzaklaşır, koylardan birine kıçtan bağlanırdı.
Güneşin doğuşuyla birlikte ağustosböcekleri bir cayırtı fırtınası koparırdı. "Kalk" borusu gibiydi. "Akşamdan kalmalık" pırıl pırıl turkuvaz sulara bırakılırdı.
Elektrik yoktu. Telefon sadece birkaç yerdeydi.
.................................
Koylara daha o zamandan yüzlerce yabancı bayraklı tekne gelirdi.
Neden gelmesinlerdi ki!..
Böyle pırıl pırıl bir iç deniz, yemyeşil koylar, beton yok, kirlenme yok. Tertemiz hava...
Sadece Göcek değil, aşağıda Kekova, yukarıda Gökova ve ötesi...
Söyleşilerde hep şu fikir ortaya atılırdı:
"Hiçbir 7 yıldızlı otelde bu yeryüzü konforu yoktur. Böyle bir lüks dünyada çok az kaldı. Koylarımıza giren her yabancı bayraklı tekneden, oraları otellere, motellere, kulüplere açarak betonlaşmaktan korumanın alternatif bedelini almalıyız.
Yani...
Koylarımıza girip demir attığı anda tekne büyüklüğüne göre 100 dolardan başlayarak her gün için otel odası gibi para ödemeliler.
Böylece hem sahiller betonlaşmaktan kurtarılır, hem de turizm için bu uğurda sağlanmayan gelir için alternatif kaynak yaratılmış olur."
..................................
Tam bunlar konuşulurken Anavatan iktidar olmuştu.
İlk işlerinden biri dünya cenneti Gökova'ya termik santral kurmak oldu.
Bugün kıyıların betonlaşmaya açılması yasa girişimine sahip çıkan çevrecilik bilinci, Turgut Özal'a da direndi. Özal, Gökova'ya gazetecilerle "ikna turları" düzenledi. "Santrala öyle bir baca filtresi koyacağız ki, çevreye hiçbir zararı olmayacak" diye güvenceler verdi.
Kısacası inat etti.
Santral kuruldu. Çok pahalı olan baca filtresi ertelendikçe ertelendi.
Denize asit yağdırdı.
Ta ki, Özal hafta sonlarını konuk olduğu bazı yatlarla Göcek'te geçirmeye başlayarak, doğa dokusunun önemini hissedinceye kadar...
..................................
Ama...
Bu kez başka bir tehlike ufukta belirmişti.
Dönemin büyük holdingleri, işadamları Göcek'teki koyları satın almışlardı. Oralara 7 yıldızlı turizm tesisleri yapmak için Özal'ın başının etini yiyorlardı.
Özal'ın dış gezilerinden birinde bu çarka çomak soktuğumu söyleyebilirim.
Gece geç saatlerdi. "Beni kabul etmesi" için haber yolladım. Az sonra yanındaydım. O güzelim koylara turizm tesisleri yapılırsa, yaşanabilecek felaketi, "O koyların bir kararnameyle milli park olarak korumaya alınması, turist teknelerinden de her gün için bedel alınarak tesisler varmışçasına kaynak sağlanabileceğini" anlattım.
Hiç de uzun konuşmama gerek kalmadı.
"Doğru söylüyorsun ama kararnameyle olmaz. Başka hükümet gelir değiştirir. Kanunla korumaya alalım ki başka hükümetler kolayca değiştiremesin. Sen de haritadan, 'korunması gereken kıyıların listesi'ni yap, bana ver" dedi.
Listeyi hazırladım. Bir Antalya gezisinde verdim.
Başdanışmanı Can Pulak'a: "Can, bu listeyi al, bütün o sahilleri kendin de incele, sonra listenin son halini yap bana ver" diye topu Can'a geçirdi.
Can zaten çevre duyarlılığında herkesten ileri...
Harika bir çalışma yaptı. Yasa da çıktı. Bugünlere kadar gelindi. Can hâlâ yasayı deldirmemek için çevrecilerin ön safında...
Ancak...
Bu kez galiba o güzelim koyların pırıl pırıl sularına yemyeşil ağaçların, bembeyaz yelkenlerin değil, betonun gölgeleri düşecek. Yeni yasa yolda.
g.civaoglu@milliyet.com.tr
|
|