|
'Halkımız' nerede?
Hayat Defteri:
İstanbul Üniversitesi'nde bir konferans salonu dolusu gazetecilik öğrencisine "Gazetecilik: Nasıl yapmalı? Nasıl yapmamalı?" başlıklı bir seminer/derse gittim. Güldük, eğlendik, tartıştık. Dedim ki, "Tıpkı hukukun minimum ahlak olması gibi, gazeteciliğin etik kuralları da minimum vicdandır. Eğer sizin terbiye edilmiş bir vicdanınız varsa, 'Şu etik kurallar neydi?' diye ezber yapmanız gerekmez."
Başbakan da bu hafta, Güneydoğu olayları vesilesiyle gazetecilere "ders verdi"; "Durmadan verip durmayın bu olayları" dedi. Bir kez daha yediğimiz "fırçayla" dimağımız açıldı. Açık bir dimağ ile düşündüm: Bir gazeteci kimin tarafında olmalı? Karın deşen tabloya baktığımda, tutulacak tek bir taraf görüyorum, insan ve gazeteci olarak tarafı tutulacak üç isim var sadece:
Fatih Tekin, Enes Ata ve Abdullah Duran.
Adları tanıdık olmayabilir. Çünkü birileriyle tanışacak kadar uzun yaşamadılar. Diyarbakır ve Batman'da öldürüldüklerinde 3,6 ve 9 yaşındaydılar...
3,6,9! Daha fazla 'bahar'!
"İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de, Diyarbakır'da ve ötelerde binlerce çocuk ölülerinin peşinden gidiyorlar. Oysa ölüler, ölülerimiz bu bahar yine, yeniden bize aynı şeyi söylüyorlar. Ölülerimiz her bahar olduğu gibi yine, topraktan gelincikler olarak çıkıp bize ince ince konuşup yaşamamızı öğütlüyorlar.
"Örgütlü bahar" budur sevgili çocuklar. Ölülerin ruhları, her bahar, sızıp topraktan, bize papatyalarla öte dünyadan aynı mektubu yazarlar. Okuyun toprağa papatyalarla yazılan mektubu, "Efendiler için ölmeyiniz ve öldürmeyiniz!" diyorlar."
'Zalim bahar' başladı
Nevruz günü, çocuklar ateşlerin üzerinden atlarken, bahar sinsi bir dumanla kararırken, dumanlarla mesaj gönderirken birbirine muktedirler, böyle yazmıştım. Bu baharın, nicedir görmediğimiz kadar kanlı geçeceğini, istemeye istemeye not etmiştim bu köşeye.
"Aylardan en zalimidir mart" yazısını, yukarıdaki gibi bitirmiştim. Şimdi işte o "zalim bahar" başladı; çocuklar yine ölülerin peşinden yürüyor. Daha hesabı sorulmadan bir çocuğun, bir başka çocuk ölüyor. Bir kez daha lanetleniyor bu ülke.
Annelere hesap versinler
Başbakan, diye diye ancak "Çocuklarınıza sahip çıkın" diyor, çocuklarımıza kurşun isabet edebilir, açıkça belirtiyor. Emniyet kuvvetleri "ılımlı müdahaleden" söz ediyor, çocukların cesetlerinden utanan kimse çıkmıyor. O ölü gövdeler tepelere kaldırılıp diğer tarafça, daha gözleri açıkken, etten bir pankart gibi sallanıyorlar havada.
Bir kadın ve muhtemel bir anne olarak içimden bütün bu muktedir adamların, ölü çocuklar karşısında, edep gereği önünü ilikleyip efendi gibi durmayı beceremeyen bu adamların yüzlerine iki tane anne tokadı...
Çünkü, üç çocuk öldü. Erkeklik de, iktidar da, ülke de, başka bir ülke kurma saçmalığı da her ne ise bir yere kadar!
İnsanlık adabının yitirildiği, iktidar çatışmasında çılgınlık sınırının aşıldığı bu noktada o erkeklerin tamamını, kendi annelerinin önünde sıraya sokabilsem keşke.
Çocukların öldürülmesi ne demek? Bunun hesabını versinler annelerine. Olmaz tabii, olamaz.
Ama insan aklını zorluyor yine de nafile. "Bunu durduracak bir şey olmalı" diyorsun, "Efendileri durduracak bir yol olmalı" diyorsun.
Gürültü içindeki sessizlik
Fotoğraftaki çocuğa bakıyorsun, artık gitmiş olan o ruhun o gürültü içindeki sonsuz sessizliğine. "Nasıl olmaz?" diyorsun, "Nasıl bu fotoğrafı görüp de susmaz herkes?"...
Susmuyorlar, dinmiyorlar, durmuyorlar ve hiç de suçlu hissetmiyorlar işte. İnsanın bütün kemikleri kırılıyor kendi içinde, hiç ses çıkarmadan hem de... 3, 6, 9... Bu memleketin baharı da bu işte!
Biz 'halkımız' mıyız?
Bir "halkımız" meydanlara dökülüyor çoluk çocuk. Bir başka "halkımız" efendilerin tehditleri arasında kararsız kalıp sonunda kepenkleri kapatıyor. Bir başka "halkımız", ki en çok sevilen halkımızdır bu, "teröre lanet" mitingleri yapıyor. Bir diğer "halkımız" kahrolarak haberlere bakıyor. Merak ediyorum: Biz de bir "halk" eder miyiz toplansak? Öldürülen ve sonra kanlı bayrak gibi intikam için havaya kaldırılan ölü çocuklar için kahrolanlar olarak toplansak?
ecetem@hotmail.com
|
|