|
Mor salkımlar, kurbağa sesleri ve bir pavurya...
Nisan İstanbul'unun, kasvetli yağmur bulutlarını üstüne sımsıkı çekmesine; bir de ülkenin çalkantılı bir döneme doğru kayışındaki hızlanma eklenince; doğrusu içimiz bunaldı ve ani bir kararla fırladık döndük Köyceğiz'in pastoral dünyasına...
Köyceğiz'in bitimindeki, yemyeşil bir okaliptüs korusuna karşı, aynı çatı altında ayrı ayrı kapılarıyla, yan yana birkaç avuçluk bahçesi de olan, 3 müstakil küçümen evden bir tanesi bizimki...
Aynı çatıyı paylaştığımız, yanımızdaki evin sahipleri, arada sırada Köyceğiz'e gelen İngiliz dostlar...
Ve İngiliz dostların, çok da uğraşılmamış komşu bahçesini çevreleyen duvarların üstündeki tel örgüler, kat kat yerlere doğru sarkan mor salkımlarla donanmış...
***
Bizim üst kattaki yatak odasının, üç yanı pencereli cumbasına oturtulmuş yazı masasından, karşımda her biri ötekinden uzun yemyeşil okaliptüslerle, sol taraftaki ıssız masmavi Köyceğiz Gölü'ne bakarken; artık gözlerim, aşağıdaki komşu bahçenin dört bir yanı sarmalamış mor salkım şelalelerine takılıp kalıyor...
***
Sapsarı mimozalar, beyaz minik çiçeklerle donanmış, mis gibi kokan portakal ağaçları, dimdik yeşil söğütler ve yeniden yapraklanmış anaç çınarlar...
Henüz daha doğadaki renkler cümbüşünden tat alacak bir kıvama gelmemişlerin, pek de algılayamayacağı pastoral bir sonsuzluk...
Doğrusu bizim alt kattaki terasta, Sultan Aziz döneminde ilk resim sergisini açmış Şeker Ahmet Paşa, Osman Hamdi Bey ve doğayı paletiyle fırçalarından süzerek yeniden yaratan Claude Monet ile oturup, beyaz şarap kadehleri eşliğinde yarenlik etmeyi çok isterdim...
***
Sık sık idam sehpalarına doğru el uzatan siyasal çatışmalar paralelinde, evrensel bir sanat ortaklığının ağırlığı da denge tutabilseydi; bir çalkantılar dönemine doğru bu kadar hızlı mı kayardı Türkiye?
Bir ömür boyu dinlediğim tabulaşmış sloganlar...
Ve kimsenin ne Tevfik Fikret'in "Tarih-i Kadim"inden haberi var, ne Prens Sabahattin'in "adem-i merkeziyetçi" görüşlerinden, ne de Abdullah Cevdet'in yazılarıyla dikenli hayatından...
***
Köyceğizliler'in "frenzia" dediği, burun kanı kırmızısı altı ayrık yaprağıyla kol saati büyüklüğünde bir çiçek; ortası minicik minicik sarı yapraklı ve çevresinde siyah bir dantela...
Az uzakta halılaşmış nokta nokta kır çiçekleri ortasında da birkaç tane kırmızı gelincik...
Bendeniz için bir ibadet, onların tümünü de tapınırcasına sevmek...
***
Bizim yol kıyısındaki, bahçe duvarlarının dibinden geçen, belediyenin arada sırada temizlettiği, açık su kanalı içinde, sayısı belirsiz kurbağa durmadan vraklıyor...
Yemyeşil korunun gölgeli derinliğinde ise hoplaya zıplaya koşuşan üç dört oğlakla, üç dört kuzu... Arada bir analarının altına girip, meme emiyorlar...
***
Issız ve kimsesiz sakin göle doğru yürümek için evden çıktığımda, su kanalının içinde, ayrık kirpiksiz siyah gözleriyle bir pavurya gördüm; o da beni görünce, ön kıskaçlarını havaya doğru kaldırıp, hemen beni korkutmaya ve hızla yan yan kaçmaya başladı...
***
Canlı ve ancak seversen sevimliliği görünen bir pavuryayı, tuvaline taşımış bir ressam var mıdır, yok mudur; bilmiyorum.
Önümüzde beyaz şarap kadehleriyle bizim alt katın terasında, Şeker Ahmet Paşa, yahut Halil Paşa; Osman Hamdi Bey, Claude Monet, yahut Bedri Rahmi'yle oturabilseydik; onlara da gösterirdim benim sevimli pavuryayı...
Ve sanırım Bedri Rahmi, pavuryayı da ölümsüzleştirirdi, kıymeti pek de bilinmeyen duvar fresklerinden birinde...
***
Tabulaşmış sloganlar içinde macunlaşmamaya çalışmış bir ömrü; bizim pancar motorunun takırtılarına uzaktan karışan kurbağa sesleriyle, bir gıdımcık da olsa, avutmaya çalışmak...
Bilmem, bu kadarını da, çok gören olur mu bize?
c.altan@prizma.net.tr
|
|