Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 24 Nisan 2006 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Sahillerine bahar geldi memleketimin

Buralara bahar geldi, "oraları" sormayın...


Ben size söyleyeyim; dünyada ve Türkiye'de iyi şeyler olmuyor. Bir kavga, bir çırpınma, bir sürü anlaşmazlık, anlaşmazlıklardan beslenen bir sürü kimse, hır gür vesaire...
Durum iyi değil. Hiç iyi değil.
Sonra deniz kıyısına gittim ben. Geçen pazar günü.
Deniz böyle hışır hışır gelip giderken, sahil boyu yürüdüm.
Ben bu sahili defalarca bir baştan diğer başa yürüdüm.
Eski bir Rum balıkçı köyü burası: Kumbağ. İşte o dönemden kalan şarap mahzeni, şuradaki otel kapandı mı, şu evin terasında oturmuştuk bir gece, aa bizim yazlık boyanmış, burada güneşlendik, şuraya yan kapıdan kaçak girerdik, orada dans ettik, burada okey oynadık, çok güldük, çok ağladık, çok eğlendik, çok sıkıldık... Buralarda büyüdük.
Deniz kenarında bir evin (Sadunların evi... Sattılar ama, kime sattılar acaba?) duvarına oturdum.
Denize baktım.
Pis mi?
Pis tabii. Marmara Denizi nihayetinde.
Tuzla'da bulunan kimyasal atıklardan çok daha fazlası dökülmedi mi denizlere?
Öyle de temiz görünüyor ki.
İnsan şu berrak suya bakarken "pislik" düşündüğüne utanıyor.
Temizmiş gibi yap anasını satayım...
Temiz.

Cip manzaralı yemek
Sahilde bir balık restoranında yemek yiyoruz. Her şey çok lezzetli. Açık havada iki adım atınca iştahımız mı açıldı, nedir?
Tıka basa yediğimiz halde bir zeytinyağlı yaprak sarma mavrası başlıyor. Kriterlerim var benim: Üzümsüz olacak. Fıstıksız olacak. Yine de çok lezzetli olacak.
Restoranın işletmecisi konuştuklarımızı duyup bir tabak sarma getiriyor. Onu da yiyoruz.
Bütün bu yemek boyunca tek sıkıntı, başımı denizden yana, cama doğru her çevirdiğimde orada deniz yerine bir ciple karşılaşmam.
Denizle restoran arasındaki daracık yola bir cip park etmişler. O cip "benim denizimi" kesiyor.
Arka masa kalkıyor.
Gidip cipe biniyor.
Denizim açılıyor.
Kızmıyorum da... Ne bileyim, onlar için üzülüyorum biraz.
Kalkıp deniz kenarında bir restorana gelmişler. Ve yemek boyunca deniz yerine, kendi ciplerini seyrettiler!
Neyse ki gittiler.

Ferrari'm olsaydı...
Zeynep biraz hasta. İstanbul'a dönerken arabayı benim kullanmamı istiyor. Birkaç yıl evvel sattığım 10 küsur yıllık hurdanın ardından, bu otomobil "Vay be, araba aslında böyle bir şey ha" dedirtiyor.
Yolda bağıra bağıra şarkı söylüyoruz. Sesimizi dinlesek, herhalde vazgeçeriz.
Dinlemiyoruz.
Vazgeçmiyoruz.
"Bari kendime şöyle bir araba alsaydım önce" diyorum. "Hatta keşke kendime Ferrari alacak kadar çalışsaydım. Sonra işi bırakır, onu satardım. Herkes de bana 'bilge' derdi."
Neyse.
O zaman da "o gün" deniz kıyısında yürüyemezdim.
"Salağım" diyorum.
Duruma uygun bir Orhan Gencebay var ama müziğini çıkaramıyorum: "Beni böyle sev seveceksen / Olduğum gibi göreceksen"...
Ayten Alpman da var bir tane: "İster vur, ister okşa / İster tut, ister yolla / İster sev, ister zorla / Ben böyleyim"...

Boğaz'ı boylamayalım
Salı akşamı Müslüm Gürses'in Murathan Mungan projesi olan yeni albümünün tanıtımına gidiyorum. Müslüm Baba şarkılarını söylüyor ama gürültüden pek bir şey anlaşılmıyor.
Çarşamba günü bir arkadaşımla uzun bir kahvaltı yapıyoruz. Sahile iniyoruz sonra. Dolmabahçe'de, deniz kıyısında oturuyoruz. Boğaz çok güzel, hava da güzel.
Birden aklıma deprem geliyor.
Adı üstünde doldurulmuş yahu bu bahçe. Boğaz sularına gömülmeyelim...
* * *
Dünyada ve Türkiye'de iyi şeyler olmuyor. Durumlar iyi değil. Hiç iyi değil.
Ama bahar geldi.
Keşke operasyonlara "bahar" adı verilmeseydi.
Keşke deniz gerçekten temiz olsaydı.
Keşke kimse restoranla deniz arasına cip park etmeseydi.
Keşke Müslüm Gürses şarkı söylerken herkes sussaydı.
Keşke İstanbul'un her köşesinde deprem korkusu yaşamasaydık.
Amaaan... Bahar geldi.
Keşke daha güzel bir yazı yazabilseydim.
Neyse ki bahar geldi.

Belki cip de yoktur, deprem de...

Belki de deniz göründüğü kadar temizdi. Belki de restoranda, arka masada oturanlar ciplerini görmüyorlardı bile. Cipin kenarından denize bakıyorlardı. Cipe taktığım için, cipi görüp duran bendim.
Nasıl yani?
Belli olmuyor mu halimden, bu sabah, hayli gecikmeli olarak da olsa, "Ne @#!* Biliyoruz ki?"yi izledim:
"Dışarıdaki dünyanın içimizdeki dünyadan daha gerçek olduğuna inanmaya koşullandırılmışız. Bu yeni model bilim tam tersini söylüyor. Diyor ki içimizde olan, dışımızda olanı yaratır."
Kuantum mekaniği ile insanı ve evreni açıklamaya çalışan bu film "bilim mi, şarlatanlık mı?"; herkesin fikri kendine.
Ama insan bu filmden çıktığında, "Matrix"te Neo'nun yaptığı her şeyi yapabilecek gibi hissediyor kendini. Sorun dünyada değil, dünyayı algılama biçimimizdedir belki.
"Aslında kaşık yok!" deniyordu ya "Matrix"te.
"Aslında cip de yok"tur belki.
Hep birlikte depremi unutursak deprem olmaz mı?
Abartmayalım... Hem bir kişi çıkar, hatırlar illa ki.
Yine de birlikte yemek yediğim insanlara bir soracağım; şu cip gerçekten deniz manzarasını engelliyor muydu?

"Aşk Tesadüfleri Sever", entelektüeller İntizar'a tesadüf etmeseler...

Müslüm Gürses'in "Aşk Tesadüfleri Sever" albümü çıktı. Tanıtımda şarkıları pek duyamadım ama şimdi kulağımda, dinliyorum. Bob Dylan, David Bowie,
Haris Alexiou, Garbage, Björk'ün falan şarkılarına Türkçe söz yazılmış. Murathan Mungan, Tuna Kiremitçi, Barış Pirhasan, Mehmet Bilal gibi isimler tarafından.
Müzik yazarları, en azından benim tanıdığım bir tanesi "cesur bir proje, desteklemek lazım" dedi.
Peki.
Yani kötü bir şey yazmamak da, desteklemek sayılır değil mi?
Hem "Hayat Berbat"ı sevdim;
Bob Dylan'ın "Mr. Tambourine Man"i...
Fakat entelektüeller arabeskçilere sardırdığından beridir, şöyle damar bir şeyler dinleyemez olduk. Bir İntizar var, "damarın prensesi"...
"Ihlamurlar Altında" dizisinin jenerik şarkısını da ta ciğerden söyleyen kimse hani. Geçenlerde bir haftalık dergi de "Sosyete gizli gizli İntizar dinliyor" diye haber yapmıştı.
İntizar yeni değil, eskilerden. Üstelik sözünü kendi yazar, müziğini kendi yapar genellikle.
Ona bulaşmasalar bari...

manik depresif köşe

Su, söylediklerimizi anlıyor mu? Japonca da biliyor mu? Japon araştırmacı Masaru Emoto'nun su kristallerinin fotoğrafını çektiğini, "kendisine teşekkür edilen suyun düzenli bir kristal yapıya kavuştuğunu " iddia ettiğini okumuştum. Üzerine "Senden nefret ediyorum" yazılan su da kaotik bir şekil almış. Su, okuma-yazma biliyor yani. Evet, inanılır gibi değil. Yine de "Ne @#!* Biliyoruz Ki!?" de aynı meseleyi izleyince, bu defa "inanılır" geldi bana. Manik bir telaş içindeyim. İçtiğim suya bile önce teşekkür ediyorum şu sıra.




PAZAR
-Katia'nın şampiyonluğu beni gölgede bıraktı
-Suat'a yenildiğim zaman ona küsüyorum

"Turist gibi gezdirmiyor, şehrin yerlisi gibi yaşatıyoruz"
Alt katınızda bir tiyatro sahnesi olabilir
"Bu dizide gazetede okuduğumuz cinayetler var"
"Türk tasarımı kaynıyor"
Mutfaktaki aşk tango ile başladı
Kuşaklar arası zaman köprüsü
Masum kadın resimleri
Pazar sabahı keyfi
İzmir'in tadına bakın
Kentsel "yaprak-döktürme"
Atakoğlu'nun Blues Alley siftahı
"Hayalim, anneme babama iş bulabilmek"
Kendimizi bilmek
Şarap listesi inanılmaz ama...
Oxford Üniversitesi'ne destek
Kurubaklagiller: Kanserden menopoza her derde deva
Sahillerine bahar geldi memleketimin
Karadeniz'in en korunaklı koyu: Kerpe
Bordo, şarapta "tur bindiriyor"





Ahmet Turhan Altıner
Yasemin Çongar
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Mılor
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet