|
Bir "pazar" övgüsü...
MEĞER ne çok "Alaçatı'yı seven" varmış, meğer ne çok "Alaçatı'ya giden" varmış, meğer ne çok "Önemli olan Alaçatı'da yaşamak değil, Alaçatı'yı yaşatmak!" diyen varmış...
***
GEÇENLERDE yazdığımız, "Alaçatı'da Yaşamak" yazımıza gelen tepkiler bunu gösteriyor.
Bir huyumuz vardır; bir yeri övmeyesin, hemen "Hımmm!" diye dudak bükerler...
"Kim bilir ne çıkarı var?" şüphesi... Pek de haksız sayılmazlar, çünkü öyleleri var ki, alıştırmışlar.
Geçenlerde yeni açılan bir kebapçıya gittik, adamın ilk lafı "Artık bizim için bir yazı yazarsınız!" oldu. Biz de ona, bu işlerin ustası, erbab-ı kalemin adresini gösterdik...
***
ŞİMDİ aynı şey "Alaçatı" için de geçerli, herhalde bizim orada bir "taş evimiz" ya da işletme ortaklığımız var sanıyorlar ki, satırların altından ima dolu kelimeler sırıtıyor.
Lafı uzatmadan söyleyelim:
"Alaçatı"da ne bir evimiz, ne bir dükkânımız, ne bir ortaklığımız vardır, ne bir dikili ağacımız... En yakın Alaçatılı dostumuz, anayoldan girişte, sağdaki "Dalgıç" nalburudur; her yaz uğrar, alışveriş yaparız. Belediye Başkanı'nın soyadı da "Dalgıç" olduğuna göre, herhalde akrabalarıdır.
***
GELELİM diğer tepkilere...
Hemen her yerde, orayı koruma dernekleri vardır, Alaçatı'nın da böyle bir derneği var.
Peki ne yapar bu dernekler?
Alaçatı Derneği Başkanı İbrahim Topal, hedeflerinden birini şöyle açıklıyor:
"Hedefimiz Alaçatı'yı koruyarak geliştirirken, sosyal yapıyı da korumak ve ekonomik bakımdan güçlendirmektir."
***
İYİ de, bunlar güzel laflar da, içini doldurmak gerekmez mi? Ne yapılmış?
O da var:
"Turizmde 20 küçük otel, 300 yatağa ulaştık. 50 restoran ve kafemiz, 20 kadar alışveriş noktası açıldı. 700 turizm çalışanımız, 6 milyon avroluk pazarımız oluştu. Bu rakamlar 2000 yılında sıfır idi."
Hah işte şimdi oldu. Bu işler içi boş laflarla olmuyor.
***
GELELİM "Alaçatı Pazarı"na...
Her cumartesi günü kurulan bu "pazar"a yörenin her yanından gelirler, üstelik turizm mevsiminde yabancılardan geçilmez...
İşte bu pazar, "Alaçatı'da Yaşamak" kitabına alınmadığı için, biraz sitem etmiş ve eleştirmiştik...
"Böyle bir kitapta Alaçatı pazarı olmaz mı?" diye...
Meğer bizim gibi düşünenler de varmış, mesela Ankaralı avukat Dr. Ayşe Sezer Gökhan...
Yıllardır, yazın cumartesi günleri Şifne'den Alaçatı pazarına adeta uçarak gidermiş, kışın da her cumartesi Ankara'da kahvaltı yaparken, "Ah Alaçatı!" diye iç çekermiş... "O renk cümbüşü, o taptaze sebze ve meyvelerin, o canım fesleğenlerin tüm cömert güzellikleriyle egemen olduğu Alaçatı Pazarı hiç atlanır mı?" diye soruyor:
"Alışverişiniz bitip pazarın hemen sonundaki Ramazan'ın yerinde yer bulup oturabilmişseniz, onun nefis mercimek çorbasını içmişseniz, annesinin elleriyle açtığı ısırgan otlu peynirli gözlemelerini yemişseniz, 72 milletin şenlendirdiği, esnafın (Ojeli bunlar ojeli!) diye sattığı bamyaların fotoğrafını çekmişseniz..."
***
BU pazara yer verilmez mi?
Herhalde unutmuşlar, biz anlattık işte...
***
ŞİMDİ Alaçatı'da olmak vardı, pazarın sonundaki o çınar gibi palmiyelerin altında keyif kahvesi içip Şive Hanım'la, Erdal Bey'le, Hüsniye Hanım ve Cengiz Bey'lerle kaybolan çantanın sırrını, bankamatiğe kaptırılan kartın hikâyesini anlatmak vardı...
h.pulur@milliyet.com.tr
|
|