
|
|
|
 |
|
|
ATATÜRK 'ARI TÜRKÇE', RIZA ŞAH İSE 'ARI FARSÇA' YARATMAK İSTİYORDU.
Modernleşme yolunda iki isim
İranlı Touraj Atabaki ile Türkiye tarihi uzmanı Erik J. Zürcher'in "Düzen Sağlayan Adamlar: Atatürk ve Rıza Şah Yönetimde Otoriter Modernleşme" adlı derleme eseri, mukayeseli tarih boyutuyla dikkat çekiyor.
Taha Akyol / Tarih
Humeyni devrimi ile devrilen Muhammed Rıza Şah'ın babası General Rıza Şah ve Atatürk; Ortadoğu toplumlarındaki modernleşme hareketinin iki önemli ismi...
Bizim "İnkılap Tarihi" geleneğimizde maalesef 'mukayeseli tarih' boyutu yoktur. Bizim dışımızdaki modernleşme hareketleriyle mukayeseler yapılmaz. Avrupa bir kenara, Türk modelini hiç olmazsa Rus, Japon modernleşmeleri ve Ortadoğu'daki modernleşme hareketleriyle mukayese etmek gerekmez mi?
İranlı Touraj Atabaki ile Türkiye tarihi uzmanı tanınmış tarihçi Erik J. Zürcher'in "Düzen Sağlayan Adamlar: Atatürk ve Rıza Şah Yönetimde Otoriter Modernleşme" adlı derleme eseri bu mukayeseyi yapıyor.
Farklı modeller
Atabaki ve Zürcher, yazdıkları 'giriş'te Batı modernizminin temelinde, ticari ve sınai orta sınıfların yarattığı 'bireyselleşme' ve 'eleştirel düşünce'nin bulunduğunu anlatıyorlar. Halbuki Osmanlı'da modernleşmeyi bürokratlar ve askerler üstlendi; birinci amaçları, Batı emperyalizmi karşısında devleti kurtarmaktı, onun için otoriter oldular. 'Birey' ve 'eleştirel akıl' onlar için çok öncelikli değildi.
Japon modernleşmesinin lokomotifi ise 'Batı'ya yetişme' fikridir. Bunun için yönetimin merkezileşmesi ve toplumun sanayileştirilmesi esas alınmıştı.
Türkiye ve İran'da ise 'devleti kurtarmak' için ekonomiden ziyade siyasi ve idari reformları öne geçti, 'Batılı gibi olmak' fikri ağır bastı, 'kıyafet inkılabı' çok özel bir önem kazandı.
Devleti kurtarmak için, işleyen bir nizam ve intizam kurmak ve 'millet' inşa etmek gerektiği için milliyetçilik çok önemli oldu. 'Millet'in 'utanılası' bir kıyafet içinde olmasını milliyetçiler kabul edebilir mi?!
Atatürk fesin bizi Avrupalılar karşısında gülünç duruma soktuğunu söyler. Atatürk'e göre 'medeni bir millet'e yakışan kıyafet şöyle olmalıdır: "Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık bir kıyafettir. Ayakta iskar-pin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, caket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siper-i şemsli serpuş, bunu açıkça söylemek isterim. Bu serpuşa şapka denir.' (Sf. 214)
Bu konuşmanın yapıldığı 1925'te halkın yoksulluğu dikkate alınırsa, kıyafete ne kadar önem verildiği ortaya çıkar. Yazarlar, 'şapka'ya direndiği için idam edilenlerin sayısının 50 civarında olduğunu yazıyor. (Sf. 216-217)
Şah da geleneksel giyimlerin İran milletini gülünç duruma düşürdüğü kanaatindedir. Yazarlar bu noktada, Şah'ın Avrupa karşısında aşağılık kompleksi hissettiğini, Hind milliyetçilerinin ise kendi kıyafetlerini milli kimliklerinin bir unsuru gibi benimsediklerini belirtiyor. (Sf. 228)
Şah da 1927'de 'Pehlevi şapkası'nı kabul ettiriyor. Uygulama Türkiye ile kıyaslanamayacak kadar serttir. Hatta Şah 1934'te Türkiye'yi ziyaret ettiğinde, 'ınkılaplarda' kendisinin geride kaldığını görünce telgrafla Tahran'a emirler yağdırır: Köylüler, güneşten korunacak şekilde 'geniş çevreli şapka' (fötr?) giyecektir! Peçe yasaklanacak, polisler zorla kadınların yüzünü açacaktır!
Yazarlar bu yüzden İran'da kadınların evlere kapandığını anlatıyor, Atatürk'ün ise kadın kıyafetine karışmadığını yazıyor.. (Sf. 34, 221 vd.)
'Kıyafet' devriminin iki ülkedeki amaçlarından biri etnik farklılıkları görüntüde bari yok etmektir. (Sf. 8)
İki liderin bir benzerliği de şu: Atatürk'ün 'arı Türkçe', Rıza Şah'ın 'Arı Farsça' yaratmak istemesi... Türkiye'de Kürtçe, İran'da Azeri Türkçesi yasaklanıyor. (Sf. 238 vd)
Atatürk neden başarılı?
Yazarlara göre Atatürk de Rıza Şah da başlangıçta diktatördür. Ama Şah zamanla, diktatörlükten despotluğa ve keyfiliğe kaymış, çok kan dökmüş, kitleler gözünde meşruiyetini kaybetmiştir. Atatürk ise otoritesini Osmanlı'dan beri devam eden kurumlarla yürüteceği için despotizme kaymayacak, aksine daima 'meşruiyete' dikkat edecektir. Sonunda İran kaosa, Türkiye kurumlara dayalı bir yönetime yönelecektir. (Sf. 1- 12, 29.)
Atatürk'ün işi Osmanlı'dan devraldığı devleti ve kurumları dönüştürmekti. Bu kurumlara CHP gibi köklü bir kurumu da ekledi. Şah ise mevcut bulunmayan devleti yoktan kurmak zorundaydı, kurduğu partiye bile güvenmedi, feodal bir despota dönüştü, çok kan döktü, nihayet meşruiyetini kaybetti...
Atatürk, meşruiyete ve kurumlara dayandığı için öldükten sonra da rejimi devam etti, gelişerek hem de... (Sf. 98 vd)
Çok ama çok önemli bir eser. Keşke tercüme edilip yayınlansa.
|
|
|

|
|