
|
|
|
 |
|
|
KURTARILMAYI BEKLEYENLER...
Ülkelerin değil, ruhların işgali
Pascal Quignard'ın "Amerikan İşgali" adlı romanı, 'kurtarıcı'nın anatomisi eşliğinde ibret verici bir gerçeği gözler önüne seriyor.
KARİN KARAKAŞLI / Roman
Bir kitabın adı kendini bu kadar mı haklı çıkarır... Elif Gökteke'nin çevirisiyle Sel Yayıncılık'tan çıkan Pascal Quignard'ın "Amerikan İşgali" romanını elime aldığımda içimden bir ses "Irak" dedi sürekli, çünkü bu işgaller bir türlü tarihin parçası olamıyor. Coğrafyalar değişse de günlük yaşamımızın bir parçası olarak yaşıyoruz onları hâlâ. Quignard, II. Dünya Savaşı'nda Almanya tarafından işgal edilen Fransa'nın 'kurtarıcı' Amerika ile iç içe geçirdiği savaş sonrası yıllarına odaklanırken tarihin büyük olaylarını sıradan insanın gündelik hayatına yansıyan boyutuyla sunma başarısını gösteriyor.
Baytarın oğlu olarak 1941'de Alman işgali sırasında doğan Patrick Carrion ile hırdavatçının kızı Marie-José Vire'in Fransa'nın taşra kasabası Meung'deki sancılı büyüme süreçlerini, tel örgüler gerisindeki üsleri ve askerleriyle başka bir gerçeği o küçücük kasabaya dayatan Amerika'nın işgaline koşut olarak anlatan Quignard, çocukluktan ergenliğe geçen iki gencin yaşamı ekseninde ibretlik bir gerçeği haykırıyor usul usul: Ülkelerin değil, ruhların işgalidir sözkonusu olan.
Yabancılaşma ıstırabı
En sevdikleri oyuncakları kendi aralarındaki bir törenle toprağa gömen ve birbirlerine bağlılık yemini eden iki çocuğun Amerikan ordusunun kamp çöplüğünden topladıkları ıvır zıvırla kurdukları düşün sapır sapır dökülüş hikâyesi bu. Patrick'in siyah müzisyenlerle caz yaparak avunduğu, Marie - José'nin ise bir Amerikalı çavuşla uzaklara gitmeyi denediği ama gerçeklere yenik düştüğü bir çocukluk masalı... Kuşaklar arası kopukluğu, taşra kasabasının boğucu içe kapanıklığını, 'kurtarıcı' Amerika'nın bizzat kendileri kurtarılmayı bekleyen acıklı tiplemelerini, varlığını belirgin olarak hissettiren siyah - beyaz ırkçılığını, muhafazakârlıkla isyankârlığın bitmez tükenmez mücadelesini de yan konular olarak ilmek ilmek dokuyan Quignard, yakın tarihin gelmiş ve gelecek tüm işgallerine karşı yalın diliyle insan ruhunun kendine yabancılaşma ıstırabını dile getiriyor.
Tanrı ağlıyor mu?
Bir yandan mezuniyet sınavına hazırlanan ve müzikte bulduğu hayatın anlamını bile yitiren Patrick'in kendi kendine sorduğu sorularsa, kitabı elimizden bıraktıktan çok sonra da iç duvarlarımızda yankılanmayı sürdürür nitelikte: "Ölümü bir kenara bırakacak olursak, ruhu kim susuz bırakır? İçleri ad koyamadıkları bir korkuyla dolan çocukların gözyaşlarını sonsuza dek kim kurutur? Acının bir adı olmuş mudur hiç?
Dünyaya yağan gözyaşlarını kim siler? Sert, şimşirin küçük yapraklarına düşen çiği hangi tanrı kurutur? İnsanların şiddetle birbirine yapıştığı, öfkeyle sıyrılıp ayrıldığı toplumların başlangıcından beri savaşlarda akan kanı hangi vampir durdurur? En şiddetli yağmurlar, fırtınalar yıkar mı bu kanı? İnsandan daha çok kan seven başka hayvan var mıdır? Ne çeşit tufanlara lâyık bu dünya? Tanrı'nın hükmettiği bitimsiz yükselen sular nerede? Neden insanları gözlerinin kıyısında yaş var? Tanrı ağlıyor mu?.."
|
|
|

|
|