
|
|
|
 |
|
|
"DALGALAR", ALTAN VE PAMUK'A ALIŞTIRILANLARIN ATACAKLARI TÜRDEN...
Bütün bir yaşamın romanı
Demir Özlü'nün son romanı "Dalgalar", bir buçuk aylık bir Tayland yolculuğunun öyküsü. Baba, oğul, gelin ve torunun birlikte yaptıkları bir yolculuğun...
Tahsin Yücel / Roman
Demir Özlü'nün son romanı "Dalgalar"ı okuyorum: Demir Özlü gibi birinin gözlerinden, yüreğinden ve belleğinden Demir Özlü'yü andıran bir kişi anlatıyor. Duru, dingin, yalın, nerdeyse soğuk bir dille. Anlatılan öykü de öyle. En azından ilk sayfalarda. "Nerdeyse bir öykü bile değil!" diyeceği geliyor insanın. Bir buçuk aylık bir Tayland yolculuğunun öyküsü. Baba, oğul, gelin ve torunun birlikte yaptıkları bir yolculuğun. Görünüşe bakılırsa, yaşanıp saptananı Demir Özlü'yü andıran bir kişinin açısından, Demir Özlü gibi aktaran anlatıcı da öyküsünü daha ilginç kılmak için hiçbir çaba harcamıyor: Bangkok, Phuket adası, başka yerler, buralarda da yollar, sokaklar, oteller, otellerin danışmalarındaki kızlar, insanlar, satıcılar, satılık kadınlar, eşcinseller, çocuk düşkünleri, "Bangkok'un o tozlu, o pis kokulu sokaklarının kaldırımlarında, üst geçitlerin tozu da üzerine yağarken, o boğucu sıcakta şarkı söyleyerek dilenen, yere oturmuş, belki de yürüyemeyen kör dilenciler"... Kısacası, Ahmet Altan ya da Orhan Pamuk gibi büyük ustaların yapıtlarına alıştırılmış olanların on, on beş sayfa okuduktan sonra "Böyle roman mı olur be!" diye homurdanarak fırlatıp atacakları türden bir yapıt.
Anlatının ana yöntemi
Ancak, belirtmeye gerek var mı, bilmem, ben okumamı sürdürüyorum; sürdürürken de "Dalgalar"ı ellerinden atacak varsayımsal okurların gözünde bu tutumlarını doğrulayacak bir özellik daha belirginleşiyor: Anlatıcı, Tayland gezisinin düz çizgisinde kalmıyor, ikide bir buradan Türkiye'ye, İsveç'e, Amerika'ya taşıyor anlatısını, bugünden geçmişe götürüyor, geçmişten bugüne getiriyor, başka insanlar, başka oluntular giriyor işin içine, anlatının katmanları arttıkça artıyor.
Çok da uzak olmayan bir geçmişte Umberto Eco'nun moda bir kavrama dönüştürdüğü açık yapıt kavramı, bir yandan tüm gerçek sanat yapıtlarının sonsuz anlam içerdiğini, bir yandan da bitmemişliğini varsayan bir kavram: "Bir biçim pek çok görüngeye göre ele alınıp anlaşıldığı, kendi kendisi olmaktan çıkmadan büyük bir görünüş ve yankılaşım çeşitliliği gösterdiği ölçüde güzel-duyumsal açıdan geçerlidir" .
Bundan önce de André Gide'in "Kalpazanlar"ının "Caloub'u çok merak ediyorum" tümcesiyle sona ermesinden yola çıkılarak romanın 'açıklığı', yani, bir anlamda, bitmemişliği üzerinde birtakım savlar geliştirilmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, hiçbir zaman tartışılmaz doğrular olarak benimsemedim ben bu savları: Bir yapıt değişik anlamlara çekilebilir, birbirinden farklı birkaç yoruma elverişli olabilir, ama sonsuz anlam savını benimsemek sonuçta anlamın kendisini yadsımak anlamına gelir.
"Caloub'u çok merak ediyorum" tümcesi de her şeye karşın "Kalpazanlar"ın kapanış tümcesidir. "Dalgalar"ı okumayı sürdürdükçe uzaklaşıyorum bu açıklık kavramından, sonra, birdenbire, aynı kökten gelen bir başka kavram, Demir Özlü'nün öbür anlatılarında da karşılaştığımız belirleyici bir veri geliyor usuma: Açılım. "Sanırım, buldum", diyorum içimden: "Bu anlatının ana yöntemi bu belki: 'Dalgalar' sürekli olarak açılımlarla eklemleniyor".
Birkaç haftalık bir yolculuk
Demir Özlü, daha doğrusu "Dalgalar"ın anlatıcısı, çok özel ve çok özgün bir biçimde, okuru hiç mi hiç hazırlamadan başvurur bu ilginç yönteme: Bir anda ve dolaysız bir biçimde Bangkok'tan İstanbul'a ya da Stockholm'a, kıştan yaza, torundan büyükanneye geliriz. Gezginlerimizden birinin Bangkok'ta güzel bir otelin çok geniş terasında bulunan havuzu küçük Emil'in çok seveceğini söylemesiyle kahramanımızın kendini "İç Feriköy'de, henüz apartmanlarla doldurulmamış, kıra açılan bölgenin başladığı yere paralel sonuncu sokakta" bulmasını birbirinden topu topu tek satırlık bir boşluk ayırır; bir pazar günü küçük Emil file bindirildikten sonra, taksiyle otele dönülürken, dedesinin otuz yedi yıllık bir aradan sonra Burdur'u yeniden görmesi arasında da tek satırlık bir boşluk vardır gene.
Böylece, en azından beyinde ve yürekte, ilk bakışta karşımıza birer kopma biçiminde çıkan bu açılımlarla, kesintililikten bütünlüğe, süreksizlikten sürekliliğe ulaşılır ve açılımdan açılıma, uzamdan uzama, zamandan zamana atlanırken, birkaç haftalık bir yolculuğun öyküsü, ilk gençlikten ileri yaşlara, bütün bir yaşamın romanına dönüşür.
Evrensel boyut
Yalnızca bir yaşamın mı? Yalnızca bir ailenin yaşamının mı? Hayır, sonuçta yaşamın ve denizlerin dalgaları çatallaşır ve "Dalgalar"ın kahramanının Phuket'teki son gününden tam "altı ay sonra, 26 Aralık 2004'te, Sumatra adasının kızey bölgesinde"ki depremi izleyen tsunami romana evrensel bir boyut katar: "Depremle, onun Hint Okyanus'unda yarattığı dalgalarla, -Phuket de içinde olmak üzere- üç yüz bin kişi öldü. Bunların içinde yedi bin Taylandlı ile yedi yüz elli İsveçli de vardı. O sakin olmayan dalgalar çok yükseldiler, insanların yeryüzünde bulunmasının pek de yeri yokmuş, yeryüzü insanlara ait değildir düşüncesini kanıtlarcasına her şeyi silip süpürdüler".
|
|
|

|
|