
|
|
|
 |
|
|
AŞK ROMANLARI KALEME ALAN KADINLARI KÜÇÜMSEMEYİN, BEYLER.
Hayatımızı bize anlatan kadınlar
Roman sanatının beşiği olan Batı dünyasında bile kadınlar ancak 200 yıl önce başlamışlar seslerini duyurmaya. Bu gerçeğe rağmen bugün kadın yazarlar hâlâ pek erkeksi eleştirilere hedef oluyor.
Pınar Kür / Klasikler
Son zamanlarda yayımlanan birtakım değerlendirmelerde, Türk edebiyatında kadın yazarların azlığından söz ediliyor ve var olan az sayıda kadın yazarın da aşk gibi 'hafif' konuların ötesinde herhangi bir konuyu ele alamadıkları yönünde pek erkeksi eleştirilere yer veriliyor.
Sanki Türk kadını toplum hayatına yüzyıllar önce katılabilmiş de onca zaman boş oturmuş gibi... Sanki okuma yazma öğrenmesine bile 'resmen' izin verileli ancak seksen yıl olmamış gibi... Ve sanki dünya edebiyat tarihinde (yazar ister kadın ister erkek olsun) en vazgeçilmez konuların başında aşk gelmiyormuş gibi...
Ülkemizde bugün bile seslerini duyurmakta zorluk çeken kadınlar var da, dünyada neler oluyor ya da olmuş? Roman sanatının beşiği olan Batı dünyasında kadınlar 200 yıl önce başlamışlar seslerini duyurma savaşımına.
Klasik İngiliz edebiyatının ilk on isminden biri olan Jane Austen (1775-1817) romanlarını imzasız yayımlatmak zorunda kalmış; iyi aileye mensup kadınların roman yazmasına kötü gözle bakıldığı için. Austen öldükten iki yıl sonra doğmuş olan, Dostoyevski'nin çağdaşı Mary Ann Cross'un ise ismini bilen pek azdır, çünkü eserlerini bir erkek adı altında yayımlatabilmiştir: George Eliot!
Hayat deneyimleri kısıtlı
Otuz yaşında veremden ölen Emily Bronte, Brüksel'de geçirdiği birkaç ay dışında kısacık hayatının hemen hemen tümünü, papaz babasının dağ başındaki evinde 'uğultulu tepeler'de geçirmiş. Ablası Charlotte daha girgin, daha mücadeleci biriymiş anlaşılan, Brüksel'de daha uzun süre kaldığı gibi, birkaç mürebbiyelik deneyimi olmuş (ve bu deneyimlerini "Jane Eyre" adlı eserine taşımış) ve 19. yüzyılın ortalarına doğru, kadın haliyle Londra'daki edebiyat çevresine katılmayı başarmış.
Emily ile Charlotte (Jane Austen gibi) papaz kızları; bu, onların, çağdaşları kadınlardan daha iyi eğitim almalarını sağlamış. George Eliot'un babası marangoz ama o da kendi kendini geliştirmeyi başarmış. Bu kadınların toplum içinde belirli bir yeri varsa da, çok kesin kurallara bağlılar ve çevreleri dar, hayat deneyimleri çok kısıtlı. Charlotte ölümünden kısa bir süre önce evlenmiş; ötekilerin başından evlilik geçmemiş, ama gizli ve fırtınalı aşklar yaşadıklarına dair söylentiler var. Bu söylentiler yaşadıkları dönemlerde de var mıydı, yoksa daha sonra edebiyat tarihçileri aşkı böylesine derinlikli işleyen kadınların aşkı tanımadıklarına ihtimal vermedikleri için mi birtakım yakıştırmalar yaptılar, orası kesinleşmiş değil.
Bir bildikleri vardır...
Kesin olan ise, Emily Bronte'nin "Uğultulu Tepeler"i İngiliz edebiyatının 'en unutulmaz aşk romanları' arasında birinci sırada olmanın yanı sıra, sayısız filmin, televizyon uyarlamasının kaynağı olduğu. İster inanın ister inanmayın, şu sıralarda Türk televizyonlarında bile iki ayrı uyarlama / çarpıtması seyircileri ekran başına topluyor. Tabii, ölümden sonra devam eden aşk teması bir yana atılmış, her şeyi silip süpüren olağanüstü tutku ise basit bir namus temizleme meselesine indirgenmiş olarak... George Eliot ve Charlotte Bronte'nin romanları, dünyanın her yanındaki 'İngiliz edebiyatı' ders programlarının baş köşesindeler.
Jane Austen'e gelince, o yalnızca dünya edebiyatın hâlâ en parlak yıldızlarından biri olmakla kalmıyor, Hollywod'un da en parlak yıldızlarından... Yazdığı romanların hemen hepsi filme çekildi ve başarı kazandı. Peki neden? Hollywood ya da televizyon yapımcılarının klasik eserleri yaşatmak gibi ulvi bir edebiyat düşkünlüğü mü var? Ne münasebet! Onlar para kazanmaktan başka bir şey düşünürler mi? Ama elbette bir bildikleri vardır !
1813 yılında yazılmış bir romanın ("Aşk ve Gurur") 2006'da bilmem kaç tane Oscar'a aday gösterildiğine bakılırsa adamlar gerçekten işlerini biliyorlar. Atlı arabalarla gezen kadınların yazdıkları romanlar uçan daireler çağında yaşayanları etkiliyor, duygulandırıyorsa, demek ki insanlığın en temel, en değişmez, en can alıcı temalarını işlemeyi başarmışlar...
Aşk romanları yazan kadınları küçümsemeyin, beyler. Onlar yüzyıllardan beri bize hayatlarımızı anlatmaktalar.
|
|
|

|
|