|
Koltuğun itibarı, meslek itibarının üstünde olduğunda...
Dalaman Havalimanı'ndan İstanbul'a dönerken, kadınlı-erkekli AB vatandaşlarına bakıyordum. Ne laiklikle bir sorunları vardı, ne çocuklarının eğitim çıkmazıyla, ne de geçim darboğazıyla...
Sultan Abdülmecit döneminde, Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa'nın, 1839'da Gülhane Parkı'nda açıkladığı "Tanzimat-ı Hayriye-Hayırlı Düzenlemeler" fermanından bu yana; bizler de, turistik yörelerle havalimanlarında karşılaşıp durduğumuz AB vatandaşları gibi olmaya çalışıyorduk.
Ve nedense bir türlü olamıyorduk.
***
Olamıyorduk, çünkü bir türlü köylülüğü aşamıyorduk. Tanzimat Fermanı'ndan sonra Fransa'dan kopya etmeye kalktığımız eğitim kurumlarından diploma alanlar; çeşitli meslek dallarına ayrılarak üretim kadrolarını geliştirmek yerine; Hazine'den geçinmeli makam sahipleri olmaya yöneliyorlardı. Çünkü ne deniz ticareti sayesinde sermaye birikimi yoğunlaşmış, ne de endüstri üretimi gelişmişti.
Bir yanda, Falih Rıfkı'nın deyimiyle "kara kalabalık" sayılan mesleksiz yığınlar vardı, bir yanda da makam sahibi yöneticiler...
***
Bugün de, ezik ailelerden gelme oğlan çocuklarının hayalinde, yönetici takımından bir makam sahibi olmak yatar. Özellikle köylü çocuklarına:
- Büyüyünce ne olacaksın, diye sorduğunuzda; genellikle şu yanıtları alırsınız:
- Polis... Jandarma... Öğretmen...
Şimdilerde imam hatip okulu öğrencileriyle mezunları da; milletvekili, bakan, başbakan olmak istiyorlarmış gibi...
***
Ezik yığınların bireylerinde "kimlik", başarılı bir meslek itibarında kristalize olamayınca; "Türklük, Müslümanlık" gibi, doğuştan edinilmiş etiketler de bayrak açar...
O nedenle de seçim kampanyalarında propaganda nutukları; ırkçı bir hamasetle, dinsel bir üstünlük övgülerinde köpüklenir.
"Kışla" parfümlü siyaset çağdaş iddialı bir hamasete; "cami" parfümlü siyaset de Arapça dualı mistik bir dağarcığa abanır.
***
"Soğuk Savaş" döneminde Washington, kendi pragmatizmi içinde Türkiye'nin ne toplumsal yapısıyla ilgileniyordu, ne de kentlerdeki arazi yağmasıyla; "Sovyetler'e karşı ol da, ne olursan ol" gözlüğüyle bakıyordu Ankara'ya.
Değişik bir deneme olan 1961 Anayasası'nın rafa kalkmasından sonra da; o dönemlerin "ilerici"lik sıfatını kimseye bırakmayan militerleri; enerji kaynaklarıyla ekonomik şemaların evrensel planda kaynattığı "etki-tepki" diyalektiğinin bilincinden yoksundular. "Değersiz önemliler-önemsiz değerliler" ayrışımında; "ilericilik" iddialarının, kapalı devre "karma ekonomi" statükocuğuyla bağdaşmayacağını da fark edecek durumda değillerdi. Washington'un bando şefliğinde, sanatçıların da, düşünürlerin de, yazı adamlarının da "uygun adım" olmalarını istiyorlardı.
***
Gorbaçov, 45 yıl süregelmiş ve Ankara tarafından aşırı benimsenmiş bir dengeyi bozuverdi.
20. yüzyılın sonunda şöyle bir tablo çıktı ortaya:
Bir yanda değişen enerji kaynakları ve üretim araçlarıyla, iletişim ve ulaşımın hızlandıkça hızlanması sonucu, etlenip kemiklenen "küreselleşme" süreci; bir yanda tek süper güç olarak görünen Washington politikaları...
***
Avrupa'da "ulus-devlet" modeli aşılmış, Avrupa Birliği çıkmıştı siyasal platforma... Her iki dünya savaşında en çok birbirlerini öldürenler, aynı bayrak altında ortak bir vatandaşlıkta ve -büyük bir oranda- aynı para biriminde buluşuyorlardı.
En apışıp kalanlar, bir türlü köylülüğü aşamamış olan İslam ülkeleriydi.
Ve o kesimden, köylülük evresini Ortaçağ'da bırakmış Hıristiyan markalı Batı'ya; terör eylemleriyle posta koyma alevleri yükseldi.
***
Washington, yeterince noktalanmayan yeni bir düşman ve adeta tek bir paket içine aldığı yeni bir hedef bulmuştu.
Şimdi kendisine, o kesimden Batı'ya dost bir model yaratması gerekiyordu ve en iyi örnek de Türkiye idi...
***
"Cami" parfümlü siyasetçi kadroların kulislerinde kıpırdamaya başlayan "Batı'yla dost olmak, İslama ihanet midir değil midir" sorusu; Washington'un planlarını bir ölçüde sulandırırken, bir ölçüde de Türkiye ile olan ilişkilere yeni bir çerçeve çizme gereğini doğurdu.
Bu yeni çerçevenin ne olduğu, zamanla yavaş yavaş çıkacak ortaya...
***
Hâlâ daha "makam sahipliği"nin, "meslek sahipliği"nden üstün olduğu Türkiye'de; siyasal çatışmaların keskinleşmesi de, doğal değil mi?
Hele buna bir de genç kuşakların yüreğinde tomurcuklanan "liderlik" özlemleri eklendiğinde; çalkantılı bir dönemin kapıları açılıyor gibi ufukta...
***
Görünüşe bakılırsa AB üyeliği bir hayli gecikecek... Ola ki Rusya, Türkiye'den daha önce girer Avrupa Birliği'ne ve "Avrupa vatandaşlığı", "Avrasya vatandaşlığı"na dönüşür.
Hemen:
- Olmaz, olmaz, demeyin.
Bu kadar hızlı bir değişim sürecinde; "olmaz", olmaz...
c.altan@prizma.net.tr
|
|