|
Dragos'ta ikindi vakti ve kediler...
Eh işte İstanbul'a da bahar ha geldi, ha geliyor. Görüntülü-yazılı medyanın kesintisiz yayımladığı ölmeli öldürmeli, vurmalı kırmalı, patlamalı yanmalı, ters çıkışlı sıcak bakışlı, övmeli övünmeli, sövmeli öfkelenmeli, çalmalı sürünmeli; garip bir dünya keşmekeşine de, tümden tutsak düşmeden, değerlendirmek gerekmiyor mu baharı?
Daha uzun yıllar "paçayı kurtaranlar ve kurtaramayanlar", "ayakta kalanlar ve kalamayanlar" ayrımlarıyla sürüp gidecek insanlığın garip ve umacılı dramı...
***
Çocukluğumun İstanbul'uyla, zamandan demir almak gününün yaklaşmakta olduğu bir ömrün İstanbul'u arasında, arandığım köprülerin biri de Dragos'ta...
Dragos'un son 60 yıllık tarihi, Türkiye modeli bir yaşam alfabesi...
Adalar'a karşı bahçeli bir lokantada, ağaçların gölgelediği güneşli bir masa... Bir ikindiüstü ve ortalık tenha... Masanın çevresinde ürkek ürkek dolaşan değişik renklerde kediler...
Marmara, Gölcük'e doğru kendine özgü sultansal maviliğinde ve Büyükada'nın yanında, vaktiyle kimsenin pek de itibar etmediği Sedef Adası...
***
Bendenizin çocukluğundaki Haydarpaşa-Pendik banliyö trenleri ve Bostancı'da biten Bağdat Caddesi... Göztepe'den trenle Pendik'e gitmek, küçücük gönülleri coşkuyla şenlendiren taptaze bir yenilikti. Trenin penceresinden, bağlı bahçeli ahşap köşklerle, demiryoluna bakan balkonları görünürdü. Ve bazen balkonlarda genç bir kız, el sallardı trene...
Dragos ise adı dahi bilinmeyen kırsal bir tepeydi.
***
Bahçe lokantasının yol kıyısındaki duvarları üstünde, Köyceğiz'de de bakmaya doyamadığım, kısacık ömürlü mor salkımlar ve yemyeşil bahçeleriyle tüm tepeyi kaplamış villalar arasında, çiçek açmış erguvan ağaçları...
Masanın dibinde de, kuyruğunu kaldırmış, biraz ilgi ve birkaç yudum yiyecek bekleyen kedilerden, birkaç küçük miyavlama...
***
Kediler, hiç mi hiç hata yapmayan, üst düzey algılamalı, öpülesi kaplan minyatürleri...
Hangi kedi, vücuduna dinamit lokumları sarar da, gidip kendini patlatarak intihar eder; hangi kedi, zehirli atıklarla dolu bidonlar gömer boş tarlalara?
Hele bir de kendisini seviyorsan, otururken şöyle çıkıverir kucağına; ensesini kaşıyıp, sırtını bastırarak sıkıca okşadın mı; keyiften dört köşe, tutturur mırıltılı bir hırlama...
Bir bakıma da kedileri sevenler ve tekmeleyenler diye ayrılır sanki dünya...
***
2. Dünya Savaşı'nın sonuna dek, 500-600 bin nüfuslu İstanbul, "alaturka-alafranga" kesimleriyle ikiye bölünmüş durumdaydı.
Galata Köprüsü'nün Haliç İskelesi; hasır sepet, beyaz sakal ve tespihle, çarşaf ve başörtüsünün; Kadıköy İskelesi ise, frenk gömleği, kravat, fötr şapkayla, tayyör ve ipek çoraplı yüksek ökçenin birbirine zıt dünyalarına bölünmüştü.
Şayet Türkiye de, bir endüstri devriminden geçebilmiş olsaydı; Galata Köprüsü'nün Haliç İskelesi "işçi sınıfı"nın, Kadıköy İskelesi "burjuva sınıfı"nın bölgelerine dönük olacaktı. Tarım üretiminden, sınai üretimine geçilemediği için de, sınıfsal bir zıtlaşmanın yerini "alaturka-alafranga" ayrımı alıyordu.
***
Dragos, tek partili alafranga egemenliğinin sallanmaya başladığı dönemlerde, CHP'li eski dostlar tarafından, Adalar'a karşı sıra sıra bahçeli villalarla, bireysel mülkiyetlere dönüştürüldü.
***
Bahçeli lokantada nisan ikindisi, serinlemeye yüz tutuyordu. Aşağıdaki kıyı oto-yolundan vızır vızır arabalar gelip geçiyordu.
Bir zamanlar İsmet Paşa, yaz tatillerinde karşıdaki iskeleden çivileme atlamalar yapardı denize...
***
Potsdam Antlaşmaları'ndan sonra, İsmet Paşa'nın dış politika rotasını, Washington'a çevirmesiyle birlikte; hem karayolları seferberliğine, hem de -dış politikaları ortak olmak koşuluyla- çok partili döneme geçilmişti.
Muhalefet, alafranganın egemenliğine karşı; kırsal kesimdeki yığınların alaturkalığına karşı açıyordu kollarını...
***
İsmet Paşa da, usulca aynı yarışa girmiş, toprak ağalarını kızdıran "Köy Enstitüleri"ni iptal etmiş, Şemseddin Günaltay'ı getirmişti Başbakanlığa...
Dragos villalarının dilleri olsaydı da, anlatsalardı o dönemlerde neler konuşulduğunu ve "alaturka-alafranga" ayrımının, "Allahsız komünizme karşı olmak"ta nasıl bir bütünleşmeye dönüştüğünü...
***
Dragos'ta da kediler hep aynı sevimlilikte; hele bir tane samur var ki, gözlerini açarak bebek gibi bakıyor insanın yüzüne... Ve:
- Gel pisi pisi, deyince de, koşup çıkıveriyor sandalyenin üstüne...
Vaktiyle İstanbul'daki "alafranga-alaturka" ayrışmasının; küreselleşme sürecinde, "Batı-Ortadoğu" diye çok daha evrensel bir ekrana taşındığından; kediler de habersiz, aşağıdaki yoldan geçen arabalar da...
***
Sosyopolitik kavramlar, sık sık giysi değiştirirler; "alafranga-alaturka", "laiklik-dinsel bağnazlık", "kentlilik-köylülük", "çağdaşlık-çağdışılık" gibi...
Ve diyalektik bir zıtlaşmada, belirli bir süre direnen "statüko", mutlaka değişime uğrar...
21. yüzyıl, "ulus-devlet" modelini de aşan, evrensel bir değişimin zembereğini kurmada... Bu arada okkanın altına gidenler de, gidecek...
Kediler, buzlanmış beyinli olmadıklarından, toplumsal çalkantıların dışında kalacaklar... Güneş'le, martılar ve kurbağalar da öyle...
***
Çocukluğumun İstanbul'undan tek özlediğim, Göztepe'nin çam ağaçlarıyla eski Beyoğlu ve o zamanki arkadaşlarım...
Bir nisan ikindisinde, Dragos'tan Marmara'yı seyretmek de, güzel oluyor doğrusu...
c.altan@prizma.net.tr
|
|