
|
|
|
 |
|
|
TUNÇ FARKLI BİR BASAMAKTA...
"Evvelotel" içinde
Ayfer Tunç'u öykücülüğümüzün en önde gelen adlarıyla aynı gövdede buluşturan "Evvelotel"i seçici edebiyat okuruna müjdeliyorum.
Füsun Akatlı
"Gökyüzü gibi bir şey çocukluk / Hiçbiryere gitmiyor"- Edip Cansever
Dünya öykücülüğünün en seçkin isimleri ile aynı kümede yer alabilecek yazarları oldu Türk edebiyatının. Bir öykü geleneğimiz oluştu böylece son 70 yıl içinde. Edebiyatta gelenekten söz ederken, "gelenek" kavramının ilk çağrışımıyla pek de bağdaşmayan bir özellik öne çıkar: Birbirine benzeyenlerin değil, her biri tek ve benzersiz olanların bir aradalığından doğar gelenek burada. Elbet böyle olacaktır, çünkü birine / birilerine benzeyenler birbirlerine de benzerler ve öykünün "vasat"ını oluştururlar.
Oysa bir edebiyat ürününün geleneğin bir parçası olması ve geleneğe katkıda bulunması için "vasat"ı aşmak da değil varlığıyla yadsıması gerekir. "İyi", "has" edebiyattan sayılmak için; "yeni"yi, "yepyeni"yi söylemek ve söylenenin aynı zamanda insanlık kadar yaşı olması gerekir. Yeni, yepyeni bir "söyleyiş"le söylemek ama o "söyleyiş"in de, içinde yer aldığı dilin sözünden / şiirinden / serüveninden damıtılmış olması gerekir. Bu karmaşık ve girift "ölçüt"ler, ölçülebilir türden de değildir.
Öykücülüğümüzün altın çağı
Eleştirmenin elinde turnusol kâğıdı yoktur. İşin özü şu ki, eleştirmenin kendisi, bir turnusoldür. "Eleştirmenin kendisi" demek, eleştirmenin birikimi ve donanımıyla, zevki ve sezgileriyle, bir okur olarak, her edebiyat ürünü karşısında kendini yeniden ve bir defalığına var eden üst kimliği demektir.
Türk öykücülüğü ile yakından ilgilendiğim son otuz yılın, özellikle 1970-80 arasına rastlayan dönemi, köklerini öykünün büyük ustalarında bulan genç sayılabilecek bir geleneğin çok önemli temsilcilerinin olağanüstü verimlerine tanıklık etmiştir. Bu dönemde nicelik bakımından da, nitelik bakımından da, sonraki yirmi beş yılda yaşanmayan bir yoğunluk söz konusudur.
Öykü sanatını gövdesi, dalları, sürgünleri olan bir ağaç gibi düşünecek olursak, Türk öykücülüğünün altın çağı diyebileceğimiz 1970-80 dönemi yazarları gövdeyi güçlendirirken, onları izleyenlerin çoğu dalları oluşturmuştur. Kimi daha kavi kimi daha nahif dallardır; kimi gövdeye kimi birbirine eklemlenmiştir ama hep dal sayılabilecek konumdadırlar. Elbet bütün teşbihler gibi bu da yalnızca bir teşbihtir ve hesabını ancak bu teşbihi getiren "turnusol" verebilecektir.
Tunç'un malzemesi ve işçiliği
Bütün bunları, şimdi, son dönem öykücülüğümüzün gövdeyle bütünleşen bir yazarının resimdeki yerini belirlemek için anlattım. Ayfer Tunç, kendi kuşağının çok farklı bir basamakta duran bir yazarı. Bana bunu söyleten sadece son öykü kitabı "Evvelotel" değil. "Mağara Arkadaşları" da (1996) "Aziz Bey Hadisesi" de (2000), "Taş-Kâğıt Makas" da (2003 ) ve "Evvelotel" ile bütünleşen yeni haliyle "Saklı" da (ilk yayımlanışı 1989) o ağacın gövdesinde halkalar oluşturan kitaplardı.
"Evvelotel" üzerine söylenebilecekleri, denenebilecek çözümlemeleri tüketmek şöyle dursun, yolunu açmak bile mümkün değil bu kadar kısa bir yazının kapsamında. Sıra gözetmeden birkaç alt-başlık önereyim desem :
Yazarın on yedi yıl aradan sonra, ilk öykü kitabının ("Saklı") temaları ve karakterleri ile yeniden yüzleşme ve hesaplaşma gereksinimi duyması ve kendi öyküleriyle metinlerarası bir denemeyi gerçekleştirmesi çok yönlü bir kuramsal tartışmanın zeminini oluşturur (oluşturmalıdır). Ama bunun yanı sıra her bir öykünün kendi iç dinamikleri ve metinlerarası bağlantıları da bir o kadar önemlidir.
Yazarın anlatıyı birinci şahıs ağzından aktardığı öykülerde erkek anlatıcı kullanma seçiminin de, öykülerin anlamsal katmanları içinde belirli bir işlev üstlendiği görülüyor. Vurucu ayrıntıların, birbirine bağlı öykülerde yinelenerek düğüm noktaları oluşturmalarıyla, ayrıntıların öykü için nasıl hayati bir önem taşıdığı görünürlük kazanıyor.
"Evvelotel"e yerleşen Apollonien denge ile "Saklı"daki Dyonisien ruh zaman zaman okura şaşırtma veriyor ve bir dip kanalda aslında elele akıyorlar.
Ayfer Tunç'un öyküsündeki Turgut Uyar şiiri de aynı kanalda varlığını sezdiriyor. Sadece alıntılanan dizelerde değil ("Halbuki korkacak hiçbir şey yoktu ortalıkta / Herşey naylondandı o kadar"), tâ "Halâs" ın (ss.34-48) "hiç tadılmamış öyküleri"ni sayıp dökerken duyduğumuz iç-sesin her titreşiminde.
Ayfer Tunç'un malzemesini ve işçiliğini, hak ettiği ağırlıkla tartacak yazılar yazılmalıdır aslında . Şimdilik , onu öykücülüğümüzün en önde gelen adlarıyla aynı gövdede buluşturan "Evvelotel"i seçici edebiyat okuruna müjdelemekle yetiniyorum.
|
|
|

|
|