Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 11 Mayıs 2006 / Perşembe  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Bilime dayanmayan bilim kurgu romanları



Bilgisayarlar bilim kurgu romanlarından çıkıp günlük yaşamımıza girdiğinden beri, beynimizdeki sözlüğün sözcük sayısından daha çok görsel objelerden oluşan görüntülü sözcük sayısı oluştu. Yani eskiden gezdiğimiz, gördüğümüz görüntülerin kayıtlarını sözcüklerin karşısına koyan beynimiz, televizyon ve internet aracılığıyla görsel deposunu sözcük sayısının önünde bir sayısallığa ulaştırdı. Daha anlaşılır biçimiyle, eskiden beynimiz siyah-beyaz sözcükler ve açıklamaları bulunan bir bilgi deposuyken, bilgi çağıyla birlikte renklendi, fotoğraf ve illüstrasyonlarla dolu resimli bir ansiklopediye dönüştü. Üstelik, içeriği tartışma götürür bir ansiklopediye...
* * *
Zaman zaman televizyonlarda, gazetelerde bazı anketler yayımlanıyor. Görüntü kirliliği ve görüntü sayısallığı üzerine. Örneğin, "Amerika'da çocuklar günde 100'e yakın cinayet filmi izliyorlar. Bilmem kaç bin kez şiddet unsurlarıyla dolu görüntüler içinde ölen insanlar görüyorlar. Şu kadar bin görseli beyinlerine depoluyorlar. Şu kadar saat çizgi film izliyorlar. Şu kadar saat bilgisayar oynuyorlar. Şu kadar yeni sözcük teknolojiyle gelip dil bölümünde kendine ayrı bir kutu ayırıyor."
Dil ve beyin arasında yeni söyleyiş biçimleri, bilinmedik sözcükler pıtıraklar gibi anadilin çevresini sarıyor. Öylesine geniş, öylesine detaylı, öylesine çok, öylesine birbirine benzer, öylesine yaratıcı, öylesine özensiz, öylesine inanılmaz, öylesine ucuz bir görsellik sepeti ki, bazen bir fotoğrafçının tab edilmiş ama sahiplerinin almaya gelmediği, çöp tenekesine atılmış düğün fotoğrafları gibi belleğimizi dolduruyorlar.
* * *
Oysa geçmişin az görselli ve sözcük dolumlu usları bir yonca görseline nasıl bakardı? Yonca, insanlar için pek fazla şey çağrıştıran bir bitki değildi. Ama dört yapraklı yonca, pek çok kişi için ender bulunduğundan ötürü uğur getirdiğine inanılan bir bitkiydi. Onun mutluluk, sağlık, zenginlik, şöhret gibi konularda etkili olduğu söylenirdi. Geçmişte insanlar dört yapraklı yoncanın kendi ellerinde kaldığı, el değiştirmediği sürece kişiye sürekli şans taşıdığı inancındaydılar. Benim de eski not defterlerim arasında bir dört yapraklı yoncam var. Belçikalı bir arkadaşım uğur olsun diye göndermişti bana. Dört yapraklı yonca dünya inanç kültürleri arasında da hemen hemen benzer bir yer edinmiş kendisine. Öylesine ki, değerli süs eşyaları arasında bile hep formuyla çıkıyor önümüze. Ülkemizde bir bankanın logosu da dört yapraklı yonca. Ve aynı görüşten yola çıkılarak konulduğunu düşünüyorum. Oysa günümüz çocuğu dört yapraklı yoncaya bizim baktığımız gibi bakmıyor. Sürekli üç yapraklı olan bir bitkinin genetik bir bozunmaya uğradığını ve bunun bu değişimden kaynaklanan oluşum olduğunu, düşünüyor. Şimdi bizim beynimizde dört yapraklı yonca görüntüsünün karşısında, "Ender bulunan uğurlu bir yaprak," diye yazarken; günümüz çocuğunun belleğinde, "Yonca eşittir kendi kendine genetik bir bozunmaya uğrayarak dört yapraklı biçime dönüşmüş üretim hatalı bir yaprak," diye kodlanıyor, ya da yazıyor.
* * *
İşte böylesine gel-gitler, geçişmeler arasında değişiyor insan. Günümüz çocuğu için geçmişin bilim kurgu düşleri, ilkel buluşlar arasında bile sayılmıyor. Özellikle, "Çok hızlı giden bir uçak yapıp iki günde Mars'a inmişlerdi," gibi cümlelerden ya da, "Öylesine korkunç canavarlardı ki... Her biri iki metre boyunda, uzun elleri ve kollarıyla her yere ulaşan canavarlar inmişti dünyamıza!"
NBA takımının bütün oyuncularını bir arada gördüğünde, ülkemizin basketbolcularına baktığında bu çocuklar bu romanlardaki satırları bir bilim kurgu değil, gülmece bilim kurgu kitabı olarak okuyorlar. Doğa belgesellerini izleyen, onlarla ilgili görsel ve bilgileri belleğine yerleştiren bir çocuklar, bizim geçmişte hayranlıkla okuduğumuz ve rüyalarımıza bile giren "Denizler Altında Yirmi Bin Fersah" romanını okurken, "Bu denli büyük bir ahtapotun dinazorlor çağında bile yaşamadığını iddia edip bilime dayanmayan bilim kurgu romanı olmayacağını," söylüyorlar.
* * *
Hiçbir zaman kuşaklararası fark günümüz çocuklarıyla ebeveynleri arasındaki kadar olmadı. Siz bakmayın onların müzik yarışmalarını, bilgi yarışmalarını izleyip bilgisayarlarda şiddet içeren strateji oyunları oynamalarına. Belki pek çok açıdan eleştirilebilirler, ama düşüncenin gelişimi, değişimi ve teknolojiye hiçbir çağda bu kadar sahip çıkılmaması açısından eleştirilemezler. Düşünsenize, küçücük insanlar bütün benlikleriyle birer teknoloji tutkunu...

yural@milliyet.com.tr



CUMARTESİ
Sakıp Ağa'nın takımı, Orhan Baba'nın sazı
Mezuniyet balosu heyecanı
"Bir kelime için şarkıyı yaktığımı bilirim"
Çeyrek asırlık bir sembol: Jazz Cafe
2006 yaz kehanetleri
Kayışdağı eteklerinden fotoğraflı hikayeler
ne var, ne yok
En moda En yeni
Anneler Günü için hediyeler
En iyiler belirlendi
Kadın şoförler en çok lastiğin patlamasından korkuyor
İçecek fuarı
Gino ve "arkadaşları" için koleksiyon





Cengiz Eren
Ali Rıza Kardüz
Cemal Saydam
Tuba Akyol
İlhan Uçkan
Yalvaç Ural

© 2006 Milliyet